POLİKİSTİK OVER NEDİR?
POLİKİSTİK OVER NEDİR?
Her 10-15 kadından birinde polikistik over vardır.
Yumurtalıklarda birçok kist bulunur. Nedeni tam olarak bilinmemekle
birlikte insülin direnci önemli rol oynar. Mutlaka bir ENDOKRİN
UZMANINA başvurmak gerekir.
Polikistik over sendromu yumurtalıkta kistlerin
olması ile karakterize bir hastalıktır. Kadınların yaklaşık % 5-10’unda
bulunur. Bu kadınların çoğu kilolu veya obezdir ancak % 25’i zayıftır.
Ailesel özellik gösterebilir yani genetik bir hastalıktır. Ailesinde
insülin direnci veya tip 2 diyabeti olanlarda daha fazla görülür.
Kiloluluk polikistik overin daha şiddetli olmasına neden olur. Bu
hastalarda şu belirti ve bulgular vardır:
Adetlerde düzensizlik: adetler kesilebilir veya düzensizdir, yumurtlama olmaz.
Gebe kalmada sıkıntı olabilir
Kilo alma olabilir
Akne vardır
Yüzde ve vücutta kıllanma olur
Saçlarda dökülme olur
Depresyon ve anksiyete olabilir
Uyku apnesi gelişebilir.
Bu şikayetler ergenlik zamanı başlayabilir. Bazı
kadınlarda erişkin yaşlara kadar hiç şikayet olmayabilir. Şikayetler de
kadından kadına değişir.
Polikistik over sendromunun nedeni tam olarak
bilinmemektedir. Bir hormon dengesizliği mevcuttur. Hipofizden LH
hormon salgılanmasının fazlalığı ve yumutalıktan salgılanan androjen
hormon fazlalığı yumurtalık fonksiyonlarını bozar. İnsülin hormonu
fazladır ve direnç vardır. Ayrıca androjen dediğimiz testosteron tipi
hormonlar artmıştır.
Polikistik over sendromlu bazı kadınlar kilolu olmayabilir.
Teşhis için yumurtalık ultrasonu ve hormon
tetkikleri yapılır. Ancak % 30 kadarında yumurtalıklarda kist
olmayabilir. Bu kadınlarda açlık ve tokluk kan şekeri, kan kolesterol
düzeyleri ve kalp muayenesi yapılmalıdır.
Tedavide doğum kontrol hapları, insülinin etkisini
artıran ilaçlar (metformin, pioglitozon gibi) uygulanabilir. Kilo
fazlalığı varsa uygun diyet ve egzersiz yapılmalıdır.
POLİKİSTİK OVER VE BESLENME
Gİ diyetinin uygulanmasında 3 önemli adım vardır:
- Akılcı karbonhidrat seçimi yapmak, yani yüksek Gİyerine düşük Gİli karbonhidratları yemek
- Gıdaların yaklaşık olarak Gİdeğerlerini öğrenmek
- Günlük karbonhidrat miktarını fazla artırmamak, düşük Gİ’li de olsa fazla karbonhidrat almamak.
Bir
diyetin başarılı olması onun devam ettirilebilir olmasına bağlıdır. Bir
süre uygulanıp sonra devam ettirilemeyen diyet veya beslenmenin anlamı
yoktur. Herkesin vücudu, bağırsakları, gıdaları parçalayan enzimleri
aynı olduğuna göre gıda seçimi büyük önem taşımaktadır.
Kilo vermede en önemli konu iştah kontrolüdür. İştah
kontrolü için barsakta sindirimi uzun süren ve bu nedenle kan şekerini
hızla artırmayan düşük GI’li gıdaların seçilmesi önem taşımaktadır.
GI’le beslenmeniz demek elinizde hesap makinesi Gİ
hesaplamak, elde tablolar ona göre beslenmek demek değildir. Önemli
olan kaliteli karbonhidrat yemektir.
Başlangıç Nasıl Olmalı?
Günlük beslenmenizde yüksek GI’li gıdalar yerine
düşük GI’li gıdalar yemek pratik noktadır. Örneğin sabah kahvaltıda
beyaz ekmek yerine tam buğday ekmeği, tereyağı veya reçel yerine
yoğurt, meyve yenebilir. Yediğimiz gıdalar protein, karbonhidrat ve yağ
içerir. Et ve yumurtada protein çoktur. Ekmekte ise karbonhidrat
çoktur. Tereyağı ise yağdan oluşur. Önemli olan çeşitli gıdalardan
farklı ölçülerde yemektir. Her gıdanın GI’ini ölçmek imkansızdır.
Örneğin et, balık, tavuk, badem, tereyağı, sebzelerin GI’i ihmal
edebilir. GI’i yüksek olan gıdalardan az yemek kuralımızdır. Ancak
düşük GI’li sosis yememek lazımdır. Bunda doymuş yağlar çoktur. Yani
amacımız sadece düşük GI’li gıda yemek değildir. Yüksek ve düşük GI’li
gıdalar karışık yenirse GI ‘i orta derecede olur. Eğer yemeğinizde
yüksek GI’li gıda varsa düşük GI’li gıda ilave edebilirsiniz.
Beyaz ekmek, pasta ve kurabiye yerine bir dilim tam
buğday ekmeği, veya üzerine az reçel sürüp yiyebilirsiniz. Bembeyaz
ekmek yerine tam buğday ekmeği, çavdar veya kepekli ekmek yiyin.
Kahvaltı gevreği yerine müsli yiyin. Kek veya pasta yerine yoğurt
yiyin. Beyaz patates yerine tatlı patates yiyin.Cips yerine tane üzüm
veya çilek yiyin. Kruvasan yerine yağsız sütten yapılmış kapuçino için.
Kraker yerine dilimlenmiş havuç, biber yiyin. Şeker yerine kuru üzüm,
kuru kayısı, kuru meyve yiyin. Pirinç yerine bulgur,makarna, erişte
yiyin.Gazoz ve kola yerine su için. Şeker yerine elma suyu, bal veya
fruktoz kullanın
Patates püresi, beyaz ekmek ve beyaz pirinç, kan
şekerini, kesme şekerden daha fazla yükseltme gücüne sahiptir. Bu
nedenle şeker yükü az olan tam tahıldan yapılmış besinleri yemek daha
faydalıdır. Böylelikle hem kan şekeri yükselmez hem başka faydalar
sağlanır.
Tam buğdaydan yapılmış ekmekte daha fazla vitamin ve
mineraller vardır. Tam tahıllar şeker hastalığına karşı koruyucudurlar
ve kalp hastalığı görülme riskini azalttıkları gibi bağırsakları daha
iyi çalıştırarak kabızlığı önlerler.
Günde en fazla 5 porsiyon ( 5 dilim) ekmek yenmelidir.
Kilo vermek için önemli beslenme önerileri:
1.Sebze ve meyve yemeğe fazla önem verin
2. Yağ miktarını azaltın.
3. Her yemekte en azından bir düşük GI’li gıda yiyin.
4. Öğün atlamayın, 3 ana öğün 3 ara öğün şeklinde beslenin
5. Yemek sonrası tatlı yerine meyve yiyin
6.Beyaz ekmek yerine tam buğday ekmeği veya çavdar ekmeği yiyin
7.Trigliserit yüksek değilse düzenli olarak ceviz, badem veya fındık yiyin
8. Kırmızı eti az beyaz eti çok yiyin
9. Süt ürünlerini yağsız olarak yiyin
10.Yağ olarak sadece zeytinyağı yiyiniz
PARATIROID NEDIR?
Paratiroid bezleri tiroid bezinin arkasında ve
yapışık olarak bulunur ve 4 adettir. İki tanesi yukarıda iki tanesi
aşağıdadır. Bir paratiroid bezinin ağırlığı en fazla 70 mg kadardır ve
boyutu 6x5x2 mm kadar, yani oldukça küçüktür.
Paratiroid bezinden paratiroid hormonu salgılanır.
Paratiroid hormonu kandaki kalsiyum düzeyine göre salgılanır. Kanda
kalsiyum düşük ise paratiroid hormonu salgılanır ve bu hormon böbrek ve
kemiklere direkt olarak etki ederek ve bağırsaklara dolaylı yoldan etki
ederek kan kalsiyumunu yükseltir. Kanda kalsiyum yüksek ise paratiroid
hormonu az salgılanır.
Kanda kalsiyum ayarlanmasında böbreğin de önemli
rolü vardır. Paratiroid hormonu böbrekte D vitamininin aktif hale
gelmesine (1, 25 (OH)2D3) katkıda bulunur. Böbrekten süzülen kalsiyumun
geri alınmasında paratiroid hormonunun etkisi vardır.
Paratiroid hormonu kemiklere etki ederek kemiklerden
kalsiyum ve fosforun ayrılmasını sağlar. Paratiroid hormonu ayrıca D
vitamini yoluyla barsaklardan kalsiyum emilimini de artırır. Paratiroid
hormonu böbreklerden kalsiyum emilimini artırırken idrarla fosfat
atılımını artırır.
Kalsiyumun vücutta, yani kanda, bir dengede
tutulmasında iskelet, bağırsaklar, böbrek, paratiroid hormonu ve D
vitamininin önemli rolü vardır. Normal erişkin bir kişide diyetle
alınan günlük kalsiyum miktarı 1000 mg kadardır. Böbreklerden her gün
10 gram kalsiyum geçer ve bunun 100- 300 mg kadarı idrarla atılır.
Kalsiyum esas olarak iskelet kemiklerinde depo edilir ve iskeletimizde
yaklaşık 1000 gram kalsiyum bulunur.
PARATIROID HORMON YUKSEKLIGI
Paratiroid hormonun (PTH) bir veya daha fazla
paratiroid bezinden aşırı salgılanmasıyla paratiroid hormon fazlalığı
oluşur ve buna tıp dilinde ‘’primer hiperparatiroidi’’ denir. Kanda
kalsiyum yüksekliğinin en önemli nedeni paratiroid hormon fazlalığıdır.
Her yaşta görülürse de, 50 yaş üzerinde daha çok
görülür. Kadınlarda menopoz döneminde biraz daha fazla görülmektedir
(3/1 oranında).
Paratiroid hormonunun fazla salgılanmasının en sık
nedeni (% 85) paratiroid bezlerinden birinde bir tümör oluşmasıdır ve
buna tıp dilinde ‘’adenom’’ denir. Bazan paratiroid bezlerinin büyümesi
(% 12-15) veya çok nadir olarak paratiroid bezi kanseri ( % 1-2)
paratiroid hormon fazlalığına neden olabilir.
Klinik Bulgular
Günümüzde teşhis gelişen laboratuar teknikleri
sayesinde yaklaşık % 50 hastada hiç bir şikayet yok iken rastlantısal
olarak konabilmektedir. Şikayeti olan hastalarda ise
Yorgunluk
Eklem ağrıları
Halsizlik
İştah kaybı
Hafif depresyon
Konsantre olamama görülebilir.
Böbrekte taş oluşmasının önemli bir nedeni
paratiroid hormon yüksekliğidir. Böbrek taşları bu hastaların %
20-25’inde görülür. İdrarla kalsiyum atılımı artar yani günde idrarla
atılan kalsiyum miktarı 300 mg’dan fazladır.
Paratiroid hormon fazlalığında kemik kistleri ve
kahverengi (Brown) tümörler seyrek olarak (%1) görülmektedir.
Kemiklerde gelişen kalsiyum azlığına bağlı olarak ön kol, kalça ve
omurgada kemik kırıklarının sıklığında artış olur. Hafif kemik erimesi
(osteopeni) en sık görülen kemik bulgusudur (%30).
Bu hastalarda ayrıca eklem ağrıları, gözde
konjunktivada kalsiyum birikmesi, keratopati ve tansiyon yükselmesi (%
30-50 hastada) görülebilir.
Kanda kalsiyumun yüksek olması nedeniyle de bu hastalarda şu şikayetler olabilir:
İştah kaybı
Bulantı
Kabızlık
Aşırı susama
Sık idrara gitme
Bu hastalarda kalsiyum yüksekliğine bağlı olarak
böbrek fonksiyonlarında bozulma, romatizmal şikayetler, kanda fosfor
düşüklüğü, kanda mağnezyumda hafif artış olabilir.
Tanı
Teşhis için kanda kalsiyum ve paratiroid hormon
düzeylerine bakılır. Primer hiperparatiroidide hem paratiroid hormonu
hem de kan kalsiyumu kanda yüksek olarak bulunur.
Paratiroid hormon yüksekliğinin tipik bulgusu serum
kalsiyumunun yüksek olmasıdır. Vitamin D eksikliğine bağlı osteomalasi
hastalığı (kemik hastalığı) varlığında kalsiyum yükselmesi olmayabilir.
Bu hastalara D vitamini verildiğinde kan kalsiyumu artar.
Bazen kan kalsiyumu yükselmeden sadece paratiroid hormon yüksekliği görülebilir.
Paratiroid bezi ultrasonografisi ile % 80’e varan
oranda büyümüş paratiroid bezi tespit edilebilir. Bilgisayarlı
tomografi ve manyetik rezonans görüntülemede de benzer oranlar
verilmektedir.
99mTc-sestamibi ile yapılan paratiroid
sintigrafisinin duyarlılığı % 50-80 olup, özellikle gögüs kemiği
arakasına yerleşimli paratiroid dokusu tespitinde çok yararlı bir
yöntemdir. Sintigrafik veri, ultrasonografi ile birlikte
değerlendirildiğinde tanı doğruluğu daha güvenilir olmaktadır.
Tedavi
Orta dereceli kalsiyum yüksekliği böbrek
fonksiyonlarının bozulmasına neden olurken, ciddi kalsiyum yüksekliği
hayatı tehdit eden bir durumdur.
Ancak birçok hastada herhangi bir şikayet yoktur ve kan kalsiyum düzeyi 11,5 mg/dl’den daha azdır.
Ameliyat yapılmayan hastalarda (bunlarda şikayet yok
ve kan kalsiyumu hafif yüksektir) kan kalsiyumu 6 ayda bir ölçülür ve
böbrek fonksiyonları değerlendirilir. Bu hastalarda ayrıca yılda bir
kemik dansitesi ölçülür.
Bu hastalara lityum ilacı ve tiazid diüretik
ilaçları almamaları önerilir. Bu ilaçlar kan kalsiyumunu artırır.
Ayrıca çok su içmeleri (günde en az 6-8 bardak su), hareketli olmaları,
kalsiyumdan yüksek diyet yapmamaları önerilir. Kalsiyum günde 1000 mg
alınmalı ve vitamin D günde 400-600 IU alınmalıdır.
İlaç tedavisi olarak normal kalsiyumlu diyet
alırken, bol sıvı alınmalı ve hareket artırılmalıdır. İlaç olarak kemik
erimesi olanlarda bifosfonat denilen ilaçlar verilebildiği gibi
kalsimimetik denen ilaçlar da verilebilir. Ancak bunların hiçbirisi
henüz paratiroid ameliyatının yerini almış değildir ve kan kalsiyumunu
normale getirmez.
Şikayeti olan hastalarda paratiroid bezi ameliyatı yapılır.
Şikayeti olmayan hastalarda aşağıdaki durumlar varsa ameliyat yapmak gerekebilir :
1.Kan kalsiyum değeri normal laboratuar üst sınırından 1mg/dl (0,25 mmol/L) fazla ise
2.Yirmidört saatlik idrar kalsiyum atılımı 400 mg/gün ‘den fazla ise
3.Kreatinin klirensinin, uygun yaş ve cins normal değerine göre, % 30 ve üzerinde azalması
4.Kemik yoğunluğunun önkol (Ulna) 1/3 distal ucu,
omurga veya kalça, kemik mineral yoğunluğu ölçümlerinde t skoru’nun
-2,5 SD’den fazla olması
5.Hastanın 50 yaşından küçük olması
6.Tıbbi olarak takip edilemeyecek hastalar
Ameliyatta boyun açılarak dört bez de görülür,
adenom (tümör) varsa çıkartılır. Hiperplazi (bezde büyüme) varsa üç bez
tamamen, dördüncü bezin de yarısı çıkartılır. Ancak bu prosedürde nüks
riski yüksektir, bu nedenle kalan yarım paratiroid dokusu kolay
müdahale edilebilir olması nedeniyle önkola, kas içine implante edilir.
KAYNAK:
1.
http://www.endokrin.org
2.
http://www.guatrcenter.com
HİPOFİZ NEDİR?
Hipofiz bezi, kafatasının ortasında, bulunduğu yer
olarak her iki gözün arasında, burnumuzun üst kısmının arkasında
bulunan kemiğin içerisinde bulunan bir bezdir. Ağırlığı ortalama 600 mg
kadar olup kuru fasulye gibi oval, simetrik, kırmızı-kahverengi
renktedir. Kadınlarda erkeklerden biraz daha büyüktür.
Bu bez iki kısımdan oluşur ve ön kısmına ‘’ön
Hipofiz’’ veya tıp dilinde adenohipofiz denir. Arka kısmına ‘’arka
hipofiz’’ veya tıp dilinde posterior hipofiz denir. Ön bölüm hipofizin
%75-80’nini oluşturur.
Ön Hipofizden 6 tane hormon salgılanır. Bu hormonlar
sayesinde vücudumuzda bulunan diğer salgı bezleri çalışır ve onların
hormon yapmasını sağlar. Yani hipofiz bezi bir orkestra şefi gibi
vücuttaki tüm salgı bezlerini kontrol eder.
Ön hipofizden salgılanan hormonlar şunlardır:
1.FSH (Follikül stimüle edici hormon)
2.LH (lüteinize edici hormon)
3.Prolaktin (süt salgılatıcı hormon)
4.Büyüme Hormonu veya diğer adıyla Growth Hormon
5.ACTH (Adrenokortikotropik hormon)
6.TSH (tiroid stimüle edici hormon)
Arka hipofizden salgılanan 2 hormon vardır:
1.ADH (anti-diüretik hormon) veya diğer adı vazopressin
2.Oksitosin
Hipotalamus-Hipofiz-Salgı Bezi Aksı
Yukarıda anlatıldığı şekilde hormonların salınımı
için önce hipotalamustan bazı hormonlar salgılanmakta bunlar hipofize
gelerek bu defa hipofizden diğer hormonları salgılatmaktadır. İkinci
adımda ise hipofizden salgılanan hormonlar vücuttaki salgı bezlerine
giderek o bezlerden bazı hormonların salgılanmasını sağlamaktadır. İşte
hipotalamus-hipofiz-salgı bezi ekseni dediğimiz bu yol sayesinde
hormonlar gün içinde salgılanmaktadır. Hangi hormonunun hangi hormonu
salgılattığını aşağıdaki tabloda şöyle özetleyebiliriz:
HIPOFIZ TUMÖRLERI
Hipofiz bezi beyinde her iki gozun arka tarafinda
ufak bir bezdir. Bu bezde bazen tumorler olusur. En fazla gözuken
prolaktinom denen prolaktin salgilayan tumordur. Ayrica buyume hormonu,
TSH salgılayan tumorlerde bulunur.
PROLAKTİN HORMON FAZLALIĞI (HİPERPROLAKTİNEMİ) YAPAN PROLAKTİNOMA
Hipofiz bezinden salgılanan prolaktin hormonunun aşırı salgılanması durumuna tıp dilinde ‘’hiperprolaktinemi’’ denir.
Prolaktin yüksekliği her zaman hastalık nedeniyle
olmaz. Gebelik, stres, aşırı proteinli beslenme, meme başının
uyarılması ve egzersiz de prolaktin düzeyini artırabilir.
Kullanılan bazı ilaçlar da prolaktin düzeyini
artırabilir. Özellikle depresyon ilaçları, psikiyatrik hastalık
tedavisinde kullanılan ilaçlar, içinde verapamil olan tansiyon ilacı
gibi ilaçlar, östrojen ilaçları veya doğum kontrol hapları prolaktin
düzeyinde artış yapabilir.
Hastalık nedeniyle prolaktin yükselmesi ise şu durumlarda görülür:
1)Hipofiz bezinde tümör olması: Eğer bu tümör
prolaktin salgılıyorsa buna ‘’prolaktinoma’’ adı verilir. Diğer hipofiz
tümörlerinde de prolaktin kanda artabilir.
2)Hipofizin travmaya uğraması
3)Hipofiz bezindeki sarkoidoz veya tüberküloz gibi hastalıklar
4)Hipofizin radyasyona (ışın tedavisine) maruz kalması
5)Tiroid bezi yetmezliği varsa prolaktin yükselir
6)Kronik böbrek yetmezliği ve siroz hastalığında da prolaktin yükselir
7)Bazen polikistik over sendromlu kadınlarda da hafif derecede prolaktin yüksekliği olabilir.
Makroprolaktin Nedir?
Bazen prolaktin molekül yapısı bozuk olabilir. Bu
durum varken yapılan ölçümlerde prolaktin yüksek çıkar. Aslında bu
yükseklik molekülün bozuk olmasından kaynaklanır. Bir hastalık
değildir. Bu nedenle prolaktin düzeyi yüksek olan hastalarda
makroprolaktin (diğer adı big prolaktin) bakılmasında bu nedenle fayda
vardır. Prolaktini yüksek hastaların yaklaşık % 20’sinde makroprolaktin
vardır.
Prolaktinoma ve Prolaktin Yüksekliğinin Neden Olduğu Şikayet ve Bulgular
Hipofiz bezinde bulunan ve prolaktin salgılayan
kanser olmayan tümörlere ‘’prolaktinoma’’ denir. Bunların çoğu iyi
huylu tümörlerdir ve ilaç tedavisine cevap verir.
Prolaktinoması olan hastalarda prolaktin hormon
yüksekliğine bağlı olarak kadın hastaların % 30-80’ninde memeden süt
gelmesi (tıp dilinde buna ‘’galaktore’’ denir), adetlerde azalma veya
olmaması, çocuk olmaması, libido (cinsel istek) azalması, vajinal
kuruluk, sıcak basması, ağrılı cinsel ilişki, tüylenme ve kilo artışı
oluşur. Bu şikayetlerin çoğu yüksek prolaktin nedeniyle yumurtalıktan
östrojen az salgılanmasına bağlıdır. Erkek hastalarda ise testosteron
azalması, empotans, vücut kıllarında azalma, testislerde yumuşama,
sperm sayısında azalma ve memelerde büyüme (tıp dilinde ‘’jinekomasti
‘’ denir) görülebilir. Bazı erkeklerde enerji azalması, kas kitlesinde
azalma ve kan sayımında azalma olur. Hipofizdeki tümörlerin % 30-40’nı
prolaktinoma oluşturur ve kadınlarda daha sık görülür. Hastalarda kemik
erimesi de görülebilir.
Hipofizdeki tümörün çapı önemlidir. Çapı 1 cm den
büyük ise buna tıp dilinde ‘’makroadenom’’ denir ve prolaktinomaların
çoğu mikroadenomdur. Bu tümörler göz sinirine bası yapabilir. Bu
nedenle önem taşır. Çapı 1 cm’den küçük ise bu tümörlerte
‘’mikroadenom’’ denir. Özellikle kadınlarda tanı konulduğunda
prolaktinomaların büyük çoğunluğu mikroadenom halindedir yani çapı
küçüktür. Erkeklerde ise tanı konulduğunda prolaktinomalar genellikle
makroadenomlar halinde yani çapı 1 cm’den büyüktür ve göz sinirine
baskı yapabilir.
Çapı büyük olan tümörlerde baş ağrısı vakaların
%50’sinde görülebilirken, tümörün etkisiyle diğer hipofiz hormonlarında
oluşabilecek eksikliklere bağlı şikayetler olabilir.
Uzun süre tedavi edilmemiş prolaktin yüksekliğinde
FSH ve LH hormonları az salgılanacağından ve prolaktinin etkisiyle
kemik erimesi olabilir.
Prolaktini hafif yüksek kadınlarda yumurtlamada bozulma ve çocuk olmasında zorluk olabilir.
Teşhis:
Teşhis için kanda prolaktin düzeyi ölçülür. Hafif
yükseklik varsa tetkik tekrarlanabilir. İlaç kullanımı özellikle
araştırılmalıdır. Prolaktin düzeyinde yükseklik varsa bunun tiroid
yetmezliğinden kaynaklanıp kaynaklanmadığını anlamak için tiroid
hormonlarına bakılır. Kanda üre, kreatinin, karaciğer testleri
yapılabilir. Kadınlarda gebelik testi de yapılmalıdır. Hipofizde tümör
olup olmadığını anlamak için hipofiz MR tetkiki, yoksa tomografi
yapılabilir. Hipofizde tümör varsa hipofizin diğer hormonları
incelenebilir. Büyük tümör varsa görme alanı yapılır.
Tedavi
Prolaktin yüksekliği olan hastalarda ilaç tedavisi
yapılır. Doktorunuz size uygun ilacı verecektir. Bu ilaçlar, içinde
cabergolin veya bromokriptin olan ilaçlardır. Bu ilaçlarınen sık
rastlanan yan etkileri; bulantı, tansiyon düşmesi, halsizlik, nadiren
depresyon ve kabızlıktır. İlacın dozunu yavaş artırarak ve gece
yatarken alarak yan etkiler azaltılır.
İlaç tedavisiyle hem prolaktin normale gelir hem de tümör küçülür.
En az 2 yıllık tedavi sonrasında, tümör boyutlarında
en az %50’ lik küçülme sağlandığında mikroadenomu olan hastalarda
cabergoline ya da bromokriptin dozu yavaşça azaltılarak hasta
değerlendirilir.
Tümör büyükse tedavi kesilmez.
Gebelik isteyenlerde bromokriptin ilacı tercih edilmektedir.
Gebelik sırasında mikroadenomun büyüme riski % 1
civarındadır. Şikayet olmadıkça bu hastalarda görme alanı ya da
prolaktin düzeyi takibine gerek yoktur. Yine laktasyon (emzirme)
döneminde tedaviye ara verilmelidir. Makroadenomu olan ve gebe kalan
hastalarda ise tümör büyükse görme alanı ile takip edilir.
İlaç tedavisini tolere edemeyen, tedaviye dirençli
ya da gittikçe büyüyen makroadenomu olanlarda cerrahi tedavi (ameliyat)
düşünülmelidir.
B) BÜYÜME HORMONU AŞIRI SALGILAYAN TUMOR (AKROMEGALİ)
Akromegali büyüme hormonunun aşırı salgılanmasına
bağlı olarak ortaya çıkan ancak yavaş gelişen bir hastalıktır. Bu
hastalarda teşhis sıklıkla hastalık başlangıcından uzun süre sonra
konmaktadır. Hastalığın başlangıcı ve teşhis arasındaki süre en az 10
yıl olmaktadır. Bu durumun nedeni de hastalığın sessiz olarak devam
etmesidir.
Büyüme hormonu fazla salınması ergenlikten önce olursa aşırı boy uzaması oluşur ki, buna tıp dilinde jigantizm denir.
Akromegali hastalığı uzun sürede yaşamı kısaltan ve
başka hastalıklara neden olan bir hastalıktır. Bu nedenle erken teşhis
ve tedavisi önem taşır.
Akromegalinin Nedeni Nedir?
Hastaların çoğunda ( yaklaşık % 99’unda) hipofizde
büyüme hormonu salgılayan bir kanser olmayan tümör mevcuttur. Bu
tümörler daha çok çapı 1 cm’den büyük yani makroadenom şeklindedirler.
Bu tümörler sıklıkla sadece büyüme hormonu salgılarken bazen hem büyüme
hoırmonu hem de prolaktin salgılarlar. Büyüme hormonu aşırılığı
karaciğerden insülin-like growth hormon-1 (IGF-1) denen başka bir
hormon salgılatır. IGF-1 ise cilt, bağ dokusu, kıkırdak, kemik ve
organların büyümesini artırır.
Hastanın Şikayetleri ve Belirtiler:
Artan büyüme hormonu nedeniyle çenede büyüme ve
uzama, alında çıkıntı, diş aralıklarında açılma olur ve yüz hatları
kabalaşır. Burun, dudaklar, kulaklar ve alın genişler ve büyür. Dil
büyür. Burun kemiklerinde ve yüz kemiklerinde büyüme oluşur ve eski yüz
görünümü değişir. Hastanın cilt derisinde kalınlaşma, yumuşak doku
artışına bağlı ve el ve ayaklarda büyüme meydana gelir. Bu nedenle
yüzük, ayakkabı ve şapka numaraları değişir. Ciltte yağlanma ve terleme
artışı olur. Aşırı terleme hastaların % 80’ ninden fazlasında görülür.
Baş ağrısı, yorgunluk, bitkinlik ve eklem ağrıları olabilir. Eklemlerde
bozukluk % 70 hastada ortaya çıkar.
Akromegalide, kalpte büyüme, ritm bozukluğu oluşabilirse de tedaviyle düzelir.
Bir kısım hastada uykuda nefes durması (uyku apnesi) ortaya çıkabilir. Bu hastalarda seste kalınlaşma olabilir.
Akromegalisi olan bazı hastalarda bacaklarda uyuşma, kas tutulması, kas ağrısı ve karpal tünel sendromu gelişebilir.
Akromegali hastalığında şeker hastalığı gelişme riski vardır.
Bu hastalarda bağırsakta polip ve kanser gelişme riski de vardır. Bu nedenle kolonoskopi ile takip yapılmalıdır.
Akromegalide tansiyon yüksekliği % 40 oranında ve diyabet (şeker hastalığı) % 20 oranında görülebilir.
Tanı
Akromegali tanısı için kanda büyüme hormonu ve IGF-1 düzeylerine bakılır.
Kesin teşhis için 75 gram glukozun içilmesi ile
gerçekleştirilen oral glukoz tolerans testi sırasında büyüme hormonu
düzeyini ölçmek gereklidir. Bu sırada büyüme hormonu normalde düşer,
ancak akromegalide büyüme hormonu yüksektir ve şeker içmekle düşmez.
Ek olarak IGF-1 düzeylerinin de o yaş ve cins için
belirlenen üst sınırdan daha yüksek bulunması akromegali tanısı için
gereklidir.
Prolaktin hormon düzeyi de bu hastalarda ölçülmelidir.
Hipofizdeki tümörü saptanmak için hipofiz MR veya tomografisi çekilmelidir.
Tedavi
Akromegali tedavisinde amaç büyüme hormonu ve IGF-1
fazlalığına bağlı olumsuz etkileri düzeltmek, hipofiz tümör kitlesini
kontrol altında tutmak, normal hipofiz fonksiyonlarını korumaktır.
Tedavide cerrahi girişimle (ameliyatla) tümörün
çıkarılması, hipofize yönelik radyoterapi (ışın tedavisi) ve ilaç
tedavisi gibi alternatifler vardır.
Akromegalinin kontrol altında olduğundan söz
edebilmek için ortalama büyüme hormonu düzeyinin < 2,5 ng/mL
bulunması, oral glukoz tolerans testine cevap olarak büyüme hormon
düzeyinin < 1 ng/mL olacak şekilde baskılanması ve IGF-1 düzeyinin
yaş ve cinsiyete göre normal sınırlar içinde bulunması gereklidir.
Cerrahi Girişim (Ameliyat):
Akromegalide ilk tedavi seçeneği transsfenoidal
cerrahi denen bir ameliyatla (burundan girerek) hipofiz tümörünün
çıkarılmasıdır. Ameliyat ile mikroadenomlu hastalarda %82,
makroadenomlu hastalarda % 60, yaygın adenomlarda % 24 oranında başarı
sağlanır.
Ameliyat öncesi büyük tümörlerde Octrotid gibi ilaçlarla tümörü küçültüp ameliyat daha sonra yapılabilir.
Radyoterapi (Işın tedavisi):
Ameliyata rağmen hipofizde kitle varsa radyoterapi
yapılabilir. İlk 2 yılda büyüme hormonu azalır. Büyüme hormonu
düzeyleri 5. yılın sonunda %75 oranında azalmaktadır. İlk 2 yıl içinde
büyüme hormon düzeylerindeki azalma en hızlıdır.
İlaç Tedavisi
Özellikle 55 yaşın üzerindeki akromegalik hastalarda ilaç tedavisi ilk seçenek olabilir.
İlaç olarak octreotid LAR ve lantreotid ilaçları
kullanılır. Bu ilaçlarla tümör kitlesinde % 50 azalma olabilir. Bu
ilaçlar yan etki olarak safra taşı gelişimine neden olabilmektedir.
İlaç tedavisinde özellikle hastalık şiddetinin hafif
olduğu vakalarda (serum IGF-I düzeyleri < 750 ng/mL) ve büyüme
hormonu ile prolaktinin birlikte salgılandığı adenomlarda dopamin
agonisti ilaçlar kullanılabilir. Bromokriptin büyüme hormon düzeylerini
azaltmaktadır, fakat hastaların % 20’sinden azında büyüme hormon
düzeyleri 5 ng/mL’ nin altına iner. IGF-1’ in hastaların % 10 undan
azında normale gelebildiği ifade edilmektedir. “Cabergoline”in haftalık
1.0–3.5 mg dozunda hastaların yaklaşık % 40’ ında IGF-1 düzeylerini
normale getirdiği ifade edilmektedir.
Yeni çıkan bir ilaç türü ise Pegvisomattır. Bu ilaç
büyüme hormonunun etkisini önlemektedir. Günde 40 mg dozunda
kullanılır. Bu ilaç Octreotide dirençli olgularda kullanılır
KAYNAK
HALSİZLİK, YORGUNLUK VE BİTKİNLİK
HALSİZLİK YORGUNLUK VE BİTKİNLİK
Halsizlik yorgunluk ve bitkinlik günlük yaşamda
sıklıkla karşılaşılan durumlar. Halsizlik , yorgunluk ve bitkinlik
çeşitli enfeksiyonlar, kansızlık, stres , uykusuzluk, karaciğer ve
böbrek hastalıkları, vitamin eksikliği, mineral eksikliği, aşırı
çalışma, bazı psikolojik rahatsızlıklar, depresyon, ve uykusuzluk
nedeniyle oluşabilir. Hareketsizlik, spor yapmamak ve beslenmenin bozuk
olması da önemli yorgunluk nedenleridir.
Ancak sıklıkla gözden kaçan bazı hormon hastalıkları da bu tür şikayetler yapabilir.
Halsizlik, yorgunluk ve bitkinlik yapan hormon hastalıklarından bazıları şunlardır:
1. Reaktif hipoglisemi yani şeker düşmesi
2. Tiroid yetmezliği yani hipotiroidi
3. Böbreküstü bezi yetmezliği yani Addison hastalığı
4. Testosteron ve östrojen eksikliği
5. Büyüme hormon eksikliği
REAKTİF HİPOGLİSEMİ:
Yemek yedikçe kan şekerindeki düşmelere reaktif
hipoglisemi denir. Bu durum insülin hormonundaki bozukluktan ileri
gelir. Kişide yemek yedikçe kan şekerinde düşme oluşur ve acıkma tatlı
yemeği isteği halsizlik çarpıntı yorgunluk çok sık gözükür. Bu kişiler
kolay kilo alır. Enerjileri yoktur. Bitkindirler. Bu durum şeker
hastalığının ilk dönemi olarak da kabul edilebilir. Bu durum için bir
Endokrin Uzmanına başvurmak ve Glisemik İndeks (Gİ) diyeti yapmak
gerekir.
BÖBREKÜSTÜ BEZİ YETMEZLİĞİ:
Böbreküstü bezinden salgılanan Kortizol hormonunun
az salgılanması halsizlik yorgunluk yapan önemli bir hastalıktır. Bu
hastalarda kan kortizol hormon düzeyi düşüktür. Tedavi ve teşhis için
bir Endokrin uzmanına başvurmak gerekir.
TİROİD YETMEZLİĞİ-HİPOTİROİDİ
Tiroid bezinin T4 ve T3 hormonlarını az salgılaması
sonucu ortaya çıkar. Bu kişilerde halsizlik yorgunluk unutkanlık
saçlarda dökülme el ve yüzde şişme olur. En sık nedeni Hashimoto
hastalığıdır. Kanda Anti-TPO ve Anti-tiroglobulin antikorları yüksek
çıkar. Tedavisi kolaydır. Bir endokrin uzmanına başvurmak gerekir.
Tiroid bezinin az çalıştığı tiroid bezi yetmezliğinde ise şu psikolojik belirtiler bulunabilir:
İlgisizlik
Düşünme ve konuşmada yavaşlama
Unutkanlık
Konsantre olamama
Depresyon
Demans
Beyin hasarı
Panik atak
TESTOSTERON VE ÖSTROJEN EKSİKLİĞİ
Erkeklerde testosteron hormon azlığı halsizlik
yorgunluk bitkinlik yapar. Bu durum ergenlik çağından sonra oluşursa
hipogonadizm adı verilir. Bu hastalara Endokrin uzmanı testosteron veya
diğer hormon tedavileri yapar.
Erişkin yaşlardaki erkeklerdeki testosteron eksikliği de halsizlik yorgunluk libida azalması ereksiyon problemi yapar.
Kadınlarda veya kızlarda östrojen eksikliği de halsizlik yorgunluk yapabilir.
VİTAMİN MİNERAL EKSİKLİKLERİ
Demir, B12 vitamini ve folik asit eksiklikleri
kansızlık ve halsizlik yapar. Ayrıca kanda sodyum, potasyum ve kalsiyum
, mağnezyum düşmeleri de önemlidir.
Gİ Diyetinin Uygulanması
Gİ diyetinin uygulanmasında 3 önemli adım vardır:
- Akılcı karbonhidrat seçimi yapmak, yani yüksek Gİ yerine düşük Gİ’li karbonhidratları yemek
- Gıdaların yaklaşık olarak Gİ değerlerini öğrenmek
- Günlük
karbonhidrat miktarını ölçülü almak ve düşük Gİ’li de olsa fazla
karbonhidrat almamak. Yani her öğünde asla fazla kalori almamak.
Bir
diyetin başarılı olması onun devam ettirilebilir olmasına bağlıdır. Bir
süre uygulanıp sonra devam ettirilemeyen diyet veya beslenmenin anlamı
yoktur. Herkesin vücudu, bağırsakları, gıdaları parçalayan enzimleri
aynı olduğuna göre gıda seçimi büyük önem taşımaktadır.
Kilo vermede en önemli konu iştah kontrolüdür. İştah
kontrolü için barsakta sindirimi uzun süren ve bu nedenle kan şekerini
hızla artırmayan düşük GI’li gıdaların seçilmesi önem taşımaktadır.
GI’le beslenmeniz demek elinizde hesap makinesi Gİ
hesaplamak, elde tablolar ona göre beslenmek demek değildir. Önemli
olan kaliteli karbonhidrat yemektir.
Gıda Seçimi veya Beslenme Nasıl Olmalı?
Beslenmede en önemli ilke 3 ana öğün 3 ara öğün
yemektir. Yani kahvaltı, saat 10.30’da ara öğün, öğle yemeği, ikindi
ara öğün, akşam yemeği, gece saat 22.00 de ara öğün almalıdır.
Günlük beslenmenizde yüksek GI’li gıdalar yerine
düşük GI’li gıdalar yemek pratik noktadır. Örneğin sabah kahvaltıda
beyaz ekmek yerine tam buğday ekmeği, tereyağı veya reçel yerine yoğurt
veya meyve yenebilir. Yediğimiz gıdalar protein, karbonhidrat ve yağ
içerir. Et ve yumurtada protein çoktur. Ekmekte ise karbonhidrat
çoktur. Tereyağı ise yağdan oluşur. Önemli olan çeşitli gıdalardan
farklı ölçülerde yemektir. Her gıdanın GI’ini ölçmek imkansızdır.
Örneğin et, balık, tavuk, badem, tereyağı, sebzelerin GI’i ihmal
edebilir, yani sıfıra yakındır. GI’i yüksek olan gıdalardan az yemek
kuralımızdır. Ancak düşük GI’li sosis yememek lazımdır. Çünkü sosiste
sağlığa zararlı doymuş yağlar çoktur. Yani amacımız sadece düşük GI’li
gıda yemek değildir. Aynı zamanda sağlıklı gıda yemek de hedefimizdir.
Yüksek ve düşük GI’li gıdalar karışık yenirse toplam olarak aldığımız
gıdanın GI ‘i orta derecede olur. Eğer yemeğinizde yüksek GI’li gıda
varsa düşük GI’li gıda ilave edebilirsiniz.
Beyaz ekmek, pasta ve kurabiye yerine bir dilim tam
buğday ekmeği yiyebilirsiniz. Beyaz ekmek yerine tam buğday ekmeği,
çavdar veya kepekli ekmek yiyin. Kahvaltı gevreği yerine içinde üzüm
olmayan müsli, kek veya pasta yerine yoğurt yiyin. Beyaz patates yerine
tatlı patates, cips yerine erik veya çilek yemek daha uygundur. Kraker
yerine dilimlenmiş havuç veya biber yiyin. Pirinç yerine
bulgur,makarna, erişte yiyin.Gazoz ve kola yerine su için.
Patates püresi, beyaz ekmek ve beyaz pirinç, kan
şekerini, kesme şekerden daha fazla yükseltme gücüne sahiptir. Bu
nedenle şeker yükü az olan tam tahıldan yapılmış besinleri yemek daha
faydalıdır. Böylelikle hem kan şekeri yükselmez hem başka faydalar
sağlanır.
Tam buğdaydan yapılmış ekmekte daha fazla vitamin ve
mineraller vardır. Tam tahıllar şeker hastalığına karşı koruyucudurlar
ve kalp hastalığı görülme riskini azalttıkları gibi bağırsakları daha
iyi çalıştırarak kabızlığı önlerler.
Günde en fazla 5 porsiyon ( 5 dilim) ekmek yenmelidir.
TESTİS, SPERM SAYISI VE TESTİS HORMONLARI
TESTİS, SPERM SAYISI VE TESTİS HORMONLARI
Testisler sperm üretmeye yaradığı gibi erkeklik
hormonu olan testosteron da salgılarlar. Sperm oluşumu ve testosteron
salgılanması hipofizden salgılanan FSH ve LH hormonları tarafından
kontrol edilir.
Normal erişkin bir erkekte her bir testis 20 gram
ağırlığında ve 4.5x3x2.5 cm boyutlarında ve 15-30 ml hacmindedir.
Testisler ergenliğe girmeden önce 2 cm uzunluğunda ve 2 ml kadardır.
Ergenlikle birlikte hacmi artar ve 16-19 yaşında erişkin volümüne
ulaşır. Yaşlanma ile boyutları değişmez.
Testislerin % 90’nını seminifer tübüller denen ve içinde spermin yapıldığı tüp şeklindeki yapılar oluşturur.
Testislerde bulunan ve Leydig hücresi adı verilen
hücreler testosteron üretir. Beyinde bulunan hipotalamus hipofize ne
kadar testosteron ütetileceğini bildirir. Bu amaçla hipotalamustan GnRH
hormonu salgılanır ve bu hormon hipofize gelir. GnRH hormonu hipofizden
FSH ve LH hormonunun salgılanmasını sağlar. Hipofizden salgılanan LH
hormonu leydig hücresinden testosteron salgılanmasını artırırken
hipofizden salgılanan FSH hormonu seminifer tübüllerde sperm üretimini
sağlar. Salgılanan testosteron ise hipofizden LH salgılanmasını azaltır.
FSH hormonunun etkisiyle testislerdeki sertoli
hücrelerinden inhibin ve aktivin isimli hormonlar salgılanır. İnhibin
hormonu hipofizden FSH hormonu salgılanmasını azaltırken aktivin
hormonu artırır. Aktivin hem hipofizde hem testiste yapılır.
Testosteron erkeklerde
salgılanan en önemli seks hormonudur. Testosteron günde 5-6 mg kadar
üretilmektedir. Testosteron, testisten salgılandıktan sonra kanda seks
hormon bağlayan globuline (SHBG) bağlanır. Bu bağlanan testosteron
‘’total testosteron’’ denilirken bağlanmayan kısmına ‘’serbest
testosteron’’ denir. Kanda serbest testosteron ise tüm testosteronun %
1’ni oluşturur. Testosteron ‘’5 alfa redüktaz’’ isimli bir enzimle
dihidrotestosterona dönüşerek etkisini gösterir.
Erkek tipi gelişme yani
sakal ve bıyık çıkması, kıllanma, sesin kalınlaşması testis ve penis
büyümesi, kasların gelişmesi, boyun artması testosteron sayesinde olur.
Libido (cinsel istek) ve ereksiyon oluşmasında da testosteronun büyük
etkisi vardır. Erişkin yaşta testosteron hormonu sperm üretimi, erkek
tipi saç şekli oluşmasına, kas kitlesinin oluşmasına ve kemik kitlesi
oluşumuna katkıda bulunur.
Testosteron hormonu
çoğunlukla testislerde üretilir ancak çok az miktarda adrenal bezden de
üretilir. Kadınlarda testosteron çok az miktarda yumurtalıklarda
üretilir.
Normal erişkin erkekte total testosteron düzeyleri 3-10 ng/ml arasında değişir ve saba saatlerine en yüksek düzeydedir.
SPERM SAYISI
Normal döl miktarı 2-6 ml arasında değişir. Normalde
spermlerin % 60 dan fazlası hareketlidir. Sperm sayısı mililitrede 20
milyondan fazla olmalıdır.
TesTOSTERON
Testosteron hormon azlığı erkeklerde seks isteğinde
azalmaya, ereksiyon bozulmasına, sperm sayısının azalmasına, çocuk
yapma kapasitesinin azalmasına ve memelerde büyümeye neden olur. Bazı
erkeklerde sıcak basmaları, gece terlemeleri, huzursuzluk, konsantre
olamama, yorgunluk, uyku bozukluğu, kolesterolde artma görülebilir.
Uzun zaman testosteron eksikliği olan erkeklerde vücut kıllarında
azalma, kas kitlesinde azalma, ciltte kuruluk, sakal traş sıklığında
azalma, kemiklerde erime, testislerde küçülme ve yumuşama oluşabilir.
Genç erkeklerde ise vücut kıllarında gelişme olmaz, kas kitlesi
gelişmez, penis ve testisler büyümez. Ayrıca sesleri incedir.
Yaşlılıkta Testosteron Azalması (Andropoz)
Erkeklerde yaş ilerledikçe testosteron üretimi
azalır. Ayrıca bazı kişilede hipofiz bezinden LH hormonu salgısı
azalabilir. LH azalması da testosteron üretimini azaltır. Yaşlılarda
ayrıca kanda testosteronu bağlayan ve tutan SHBG adlı protein artar ve
bu nedenle serbest testosteron miktarı azalır. Testosteron üretimi genç
erkeklerde sabah leyin en yüksek düzeyde iken yaşlılıkta bu bozulur.
Yaşlılıkta testosteron azalmasına bazen ‘’Andropoz’’ denir.
Kimlerde Testosteron Düşük Olabilir?
Bir erkekte kaslarda gittikçe azalma, seks isteğinde
azalma, ereksiyon problemi veya sperm sayısında azalma varsa
testosteron hormonu düşük olabilir. Genç bir erkekte küçük testisler
varsa, penis küçükser, vücut kılları azsa, sakal az veya çıkmıyorsa ve
ses ince ise testisleri iyi çalışmıyor veya testosteron düşük olabilir.
Tedavi:
Düşük testosteronu olan
kişilere testosteron ilaçları verilir. Bu ilaçlar hap, bant ve iğne
şeklinde olabilir. Bu kişiler ayrıca egzersiz yaparak kas gelişimini
artırmalıdır. Kas gelişimi için D vitamini eksikliği varsa alınmalı,
proteinli beslenmeli ve stresten uzak durmalıdır.
BÖBREK ÜSTÜ BEZİ VE HORMONLARI
Böbreküstü bezleri veya diğer adıyla adrenal bezler
her iki böbreğin üst kısmına yerleşmiş yaklaşık 3-4 gram ağırlığında
olan bezlerdir. Adrenal bezlerin ‘’korteks’’ denen dış kısmı ve
‘’medulla’’ denen iç kısmı vardır. Medulla denen iç kısımdan adrenalin
ve noradrenalin hormonları üretilir. Korteks denen dış kısımdan ise
kortizol, aldosteron, DHEA ve testosteron gibi hormonlar üretilir.
Böbreküstü bezi bu hormonları yapmak için kanda
bulunan kolesterolü kullanır. Kolesterolün adrenal bez tarafından
alınması ve hormonların yapımını hipofi
z bezinden salgılanan ACTH hormonu uyarır.
Kortizol
Kortizol salınımı gün içinde değişiklik gösterir. Sabah fazla, öğleden sonra az salgılanır.
Kortizol kandaki glukozu (şekeri) artırır. Protein,
karbonhidrat, yağlar ve nukleik asit üzerine etkilidir. Protein
yıkımını artırır. Ayrıca iltihabı azaltıcı etkileri vardır. Stres
durumunda kan kortizolü artar. Bu stres travma, ameliyat, egzersiz,
anksiyete, depresyon, kan şekeri düşmesi ve ateşlenme olabilir.
Kortizol hormonu vücut su dengesine de katkıda
bulunur. Böbreklerden su atılmasını sağlar. Kortizol davranış üzerine
de etkilidir. Azlığı veya fazlalığında psikolojik bozukluklar meydana
gelir.
Aldosteron:
Aldosteron hormonu böbrekten sodyum tutulmasını ve
potasyum atılmasını sağlar. Aldosteron salınımı renin-anjiotensin
hormonları, kandaki potasyum düzeyi ve ACTH hormonu tarafından kontrol
edilir. Vücutta sıvı miktarı renin-anjiotensin ve aldosteron hormonları
ile ayarlanır.
DHEAS
DHEAS adrenal bezden salgılanır ve yaş ilerledikçe
salgılanması azalır.Erkeklerde adrenal bezden salgılanan testosteron ve
DHEAS gibi hormonların erkek tipine etkileri pek azdır. Buna karşılık
kadınlarda fazla salınırsa erkek tipi görüntüye neden olurlar. DHEA ve
androstenedion hormonları adrenal bezden salgılanır ve cinsel kılları
kadınlarda artırır ve kadınlarda seks isteğini (libido) sağlarlar.
Stres Hormonları: Adrenalin ve Noradrenalin:
Adrenalin ve noradrenalin hormonları adrenal bezin
‘’ medulla ‘’ kısmından salgılanır. Adrenalin hormonun diğer adı
‘’epinefrin’’ dir. Adrenalin, noradrenalin ve dopamin hormonlarında
‘’katekolaminler’’ ismi de verilir. Bu hormonlar adrenal bezin medulla
kısmında tirozin isimli aminoasitten oluşur. Bu aminoasitten önce DOPA,
sonra dopamin ve noradrenalin oluşur. Noradrenalin ise son aşamada
adrenalin hormonuna dönüşür.
Adrenal bezlerden noradrenalin %20 oranında, adrenalin ise %80 oranında salgılanır.
Adrenalin ve noradrenalin hormonlarının etkileri şunlardır:
1.Kalp atım sayısını ve tansiyonu artırır, damarları kasar
2.Göz bebeklerini genişletir,
3.Kan şekerini artırır
4.Ciltteki kanın iç organlara gitmesini sağlar.
5.Kan yağ asitleri artar
6.Vücut ısısını artırır
7.Oksijen tüketimini artırır
Adrenalin stres durumlarında kanda hızla artar, o
nedenle stres hormonu olarak da bilinir. Adrenalin kanda arttığında
arttığında çarpıntı, nabız sayısında artma, kan şekerinde yükselme ve
ciltteki solukluk ve elde terleme oluşur.
Adrenalin ilaç olarak kalp durması, astım ve bazı alerjik hastalıkların tedavisinde kullanılır.
BÜYÜME HORMONU (GROWTH HORMON) NEDİR?
BÜYÜME HORMONU
Büyüme hormonu beyinde bulunan hipofiz bezinden
salgılanır. Tıp dilinde büyüme hormonuna growth hormon adı verilir.
Büyüme hormonunun salgılanması hipotalamustan salgılanan GHRH isimli
hormonun sayesinde artarken hipotalamustan salgılanan somatostatin
isimli hormonun salgılanmasıyla azalır. Ayrıca beslenme, seks
hormonları ve bazı büyüme faktörleri de büyüme hormonunun
salgılanmasını etkiler. Mideden salgılanan ve iştah üzerine etkili olan
Ghrelin isimli hormon da büyüme hormonunu artırır. Bu hormon GHRH’un
bağlandığı reseptörlere bağlanır.
Büyüme hormonu salgısı gece artar, gündüz azalır.
Uyku, stres, kan şekeri düşüklüğü, açlık, kanda üre yüksekliği ve siroz
durumunda büyüme hormonu kanda artar. Uykunun başlangıcında büyüme
hormonu salgısı maksimum düzeye çıkar.
Yaşın ilerlemesiyle büyüme hormonu salgısı azalır.
Kan şekerinin yükselmesi, şişmanlık, tiroid hormon azalması, kanda kortizol artması ise büyüme hormonu salgılanmasını azaltır.
Büyüme hormonu kana karışarak karaciğere gelir ve
oradan IGF-1 isimli hormonu salgılatır. IGF-1 hormonu fazla
salgılanırsa büyüme hormonu salgısını önler. IGF-1 karaciğerden başka
böbrek, bağırsaklar ve kıkırdak dokusunda da yapılır. IGF-1 hormonu
sayesinde kas, kıkırdak ve kemik büyümesi sağlanır. Bu sayede boy uzar.
Büyüme hormonu diğer hormonlar gibi yaş ilerledikçe
azalır. Büyüme hormonunun yaşla birlikte azalmasının kasların gücünde
azalmaya, yağ miktarında azalmaya neden olabilise de yaşlılıkta büyüme
hormonu fazlalığının zaralı olduğu da bilinmektedir. Fare
çalışmalarında groth hormon reseptörü yok edildiğinde farelerin daha
uzun yaşadığı saptanmıştır. Bu nedenle groth hormonun anti-aging ajanı
olması şüphelidir.
Büyüme hormonu yada tıp dilindeki adıyla growth
hormon yurtdışında anti-aging tedavi olarak çok az ve az sayıda yapılan
çalışmada uygulanmış ve faydasız olduğu saptanmıştır. Büyüme hormonunun
bu amaçla kullanılmasına FDA izin vermemiştir. Bu konuda yapılan 31
çalışmada büyüme hormonunun sağlıklı yaşlılarda faydalı olmadığı
saptanmıştır.
Yaşlılarda yapılan çalışmalarda büyüme hormonunun
vücutta sıvı birikimi yaptığı, şeker hastalığı çıkışını hızlandırdığı,
tansiyon ve kalp hastalığı riskini artırdığı saptanmıştır. Ayrıca
eklemlerde ağrı ve karpal tünel sendromu gelişmiştir. Ayrıca büyüme
hormonunun kanser tetikleme özelliği de olabilir.
Yukarıda belirtilen nedenlerle büyüme hormonunun
anti-aging olarak kullanılması şu andaki bilimsel bilgilerle uygun
değildir. Büyüme hormonu ancak büyüme hormon yetersizliği saptanan
kişilere endokrinoloji uzamanı gerek görülürse yapılan bir tedavidir.
Büyüme hormonu yerine büyüme hormonu salgısını
artırıcı besin destekleri alınabilir. Arginin, lizin, ornitin ve
triptofan gibi aminoasitler büyüme hormon salgısını artırırlar. Arginin
piroglutamat (APG) ve lizin kombinasyonu büyüme hormonu salgısını
artırabilir. Ancak bunların ne kadar bir atış yaptıkları da bilimsel
çalışmalarla henüz saptanmamıştır.
Büyüme hormonu az salgılanması durumunda Boy kısalığı olur. Fazla büyüme hormonu salgılanması ise Akromegali hastalığı yapar.
Boy Kısalığında Yapılacak Tetkikler:
Büyüme Hormonu (GH) eksikliğinin tanısı için büyüme
hormonu ve IGF-1 düzeyleri ölçülür. Ancak sadece ölçüm yetmez. Bu
kişilerde açlık, uyku, egzersiz sonrası büyüme hormonu ölçülebildiği
gibi levodopa, klonidin, glukagon, propranolol, arginin ve insülinle
yapılan uyarı testleri kullanılır. Bir çocukta GH yetersizliği teşhisi
konulması için en az 2 testte anormallik olmalıdır.
Boy kısalığı olan bir kişide yukarıda belirtilen kan
hastalıkları, karaciğer, böbrek ve kalp hastalığı olup olmadığını
anlayacak tetkikler yapılmalıdır. Bu arada kanda kalsiyum, mağnezyum,
parathormon, tiroid hormonları da mıutlaka ölçülmelidir.
Boy kısalığı olan kişilerde kemik yaşı tayini için
el-bilek filmi çekilir. Kemik yaşı 20 ve üzeri ise kemiklerin uzamasını
sağlayan epifizler kapandığı için o kişi artık uzamaz.
ÖSTROJEN VE PROGESTERON NEDİR?
ÖSTROJEN VE PROGESTERON NEDİR?
Östrojen:
Yumurtalıktaki granulosa hücrelerinden salgılanır.
Östrojen hormonu kızlarda boyun uzamasına, kadın tipinin oluşmasına ve
memenin büyümesine katkıda bulunur. Sesin ince olması, dudakların
büyümesi ve kadın tipi kalça oluşmasını östrojen sağlar. Kızlarda
koltuk altı ve genital organ civarındaki kıllanma yumurtalıktan
salgılanan erkek tipi hormonlar (androjenler) sayesinde olur. Östrojen
hormonu kadınları kalp hastalığından korur ve kan kolesterolünü
azaltır.
Overden en fazla salgılanan östrojen E2 denen östradioldür.
Östrojen rahimin (tıp dilindeki adı uterus) büyümesini sağladığı gibi vajenin kaygan olmasına katkıda bulunur.
Adetin 2. ve 3. gününde estrodiol seviyesi 80 pg/ml
den az ise östrojen yetersizliği vardır. Eğer E2 50 pg/ml’den az ise
kesin östrojen eksikliği vardır.
Progesteron:
Yumurtalıktaki corpus luteumdan salgılanır. İki adet
(mens) kanamasının ortasında (ortalama 14. günden) sonra salgılanmaya
başlar yani adet döneminin ikinci dönemi denen luteal fazda salgılanır.
Rahim içi zarın (endometrium) kabarmasını ve salgılayıcı bir hal
almasını, döllenmiş yumurtanın rahimde kalması ve gebeliğin devamı için
gereklidir. Progesteron vücut ısısının artışını da yapar. Progesteron
adet döneminin olmasını sağlar. Östrojenin etkilerini dengeler.
Progesteron vücutta sıvı birikmesi ve şişkinliklerin
önemli bir nedenidir. Bunun nedeni düz kaslarda gevşeme yapması ve
bağırsaklarda bu nedenle gaz oluşmasıdır. Şişkinlik ve gaz şikayeti
olan kadınlar şunları yapmalıdır:
Tuzlu gıdalar yememeli
Yağlı yiyeceklerden ve lifli gıdalardan uzak durmalı
Sık ve az yemeli
Kahvaltı mutlaka yapılmalı
Kafein ve alkol alınmamalı
Egzersiz yapılmalı
Kilo fazla ise verilmeli
Diüretik almamalı
Hormon tetkikleri ve üre bakılmalı
YUMURTALIK
Erişkin bir kadında yumurtalıklar sağda ve solda
olmak üzere 2 tanedir ve her biri ortalama 7 gram civarındadır.
Yumurtalıklar oval şekilli olup boyutları 2-5x1,5-3x0.6-1.5 cm
civarındadır.
Yumurtalıktan salgılanan başlıca hormonlar östrojen,
progesteron ve androjen denen hormonlardır ve hepsi de kolesterolden
yapılır. Bu hormonların yumurtalıktan salgılanabilmesi için hipofizden
FSH ve LH hormonlarının yeterli ve düzenli olarak salgılanması gerekir.
Adetlerin Başlaması (Menstruasyon)
Her sağlıklı erişkin kız veya kadın, bazen
değişmekle beraber 28 günde bir adet görür (bazen 25 günde bir veya 32
günde bir de olur). Her iki adet kanaması arasındaki döneme
memstruasyon dönemi denir. Adet kanaması da ortalama 4 gündür ve bazen
6 gün bazen 2 gün olabilir. Bu dönemin ilk 14 günlük dönemine
folliküler dönem, ikinci 14 günlük döneme luteal dönem veya faz denir.
Her adet döneminin sonunda kanda östrojen ve
progesteron hormonu hızla düşer ve arkasından FSH artmaya başlar. FSH
etkisiyle bu dönemde (ilk folliküler faz) yumurtalık içinde follikül
denen halka şeklinde yapılar oluşur. Bunların içinde yumurta vardır.
Arkasından LH hormonunun etkisiyle östrojen salgılanmaya başlar ve
yumurtlamanın oluştuğu 14. günden önce kanda östrojen hızla yükselir ve
yumurtlamadan sonra düşer. Yumurtlamadan 16 saat önce kanda LH hızla
artar. Follikül yırtılır ve içindeki yumurta dışarı çıkar. Budan sonra
progesteron hormonu salgılanmaya başlar. Progesteron hormonunun
etkisiyle yani yumurtlama olduktan sonra vücut ısısı 0.3-0.5 C artar.
Bu artış adet kanaması oluncaya kadar devam eder. Kanama olunca normale
gelir.
Rahim içini saran veya döşeyen endometrium isimli
zarda bu dönemde önemli değişiklikler oluşur. Bu zar spiral arterler
(temiz kan damarı) le beslenir. Eğer yumurtalık salgılandıktan sonra
gebelik olmaz ise bu damarların kasılmasıyla endometrium zarı dökülür
ve kanama oluşur ve adet meydana gelir.
HİÇ ADET OLAMAMA
Bir kızın ergenliğe girmemesi ve adet görmemesi
cinsel organ yetmezliğinden olur. Bu kızlarda adetler başlamaz. 16
yaşına kadar adetlerin başlamaması bir hastalık işaretidir. Bunun
nedeni hipofiz ve hipotalamus hastalıkları olabildiği gibi yumurtalık
hastalıkları da olabilir.
Hipofizdeki bazı tümörler, prolaktin hormon
fazlalığı, beyin travması, hipofiz yetmezliği ve tümörleri nedeniyle
FSH ve LH hormonlarının salgılanamaması nedeniyle yumurtalık faaliyete
geçemez ve adetler başlamaz.
Eğer yumurtalıkta nedeni bilinmeyen yetmezlik varsa adetler yine olmaz.
Tiroid bezinin az veya çok çalışması ve şeker hastalığı da adet bozukluğu yapabilir.
Kadınlarda tek bir adetteki gecikme önemli olmamakla beraber devam eden düzensizlikler önemlidir.
Tıpta primer amenore denilen hastalık normal büyüme
ve gelişme olması ve seks karakterlerinin olmasına rağmen 16 yaşına
kadar hiç adet olmamasıdır.
Hiç adet olamamanın nedeni genellikle genetik veya
anatomik bozukluklar olsa da bazı hormon bozuklukları da buna neden
olabilir.
En sık nedenler şunlardır:
·Kromozom anormallikleri: %50 sini oluşturur.
·Hipotalamusa ait bozukluklar: %20’ni yapar
·Uterus (rahim), serviks (rahim ağzı), ve/veya vajinanın yokluğu: %15’ni oluşturur.
·Vajinada bölme olması ve delik olmayan kızlık zarı: %5,
·Hipofiz hastalıkları: %5
ÖSTROJEN VE MENOPOZ
Menopoz her kadının yaşamında ortaya çıkan ve
adetlerin kesildiği dönemdir. Menopoz bir hastalık değil normal bir
durumdur. Menopoz genellikle 50-51 yaşlarında meydana gelir. Menopoz
öncesi ve sonrası dönemlerde kadınlarda hormonal, psiklolojik
değişiklikler meydana gelir. Ortalama olarak her kadın 30 yıl menopozla
birlikte yaşar.
Menopozla birlikte kadınlarda östrojen ve progesteron hormonları azalır. Yumurtalık küçülür. Kanda FSH ve LH hormonları artar.
Östrojen azalmasına bağlı olarak hızlı vücut ısısı
değişiklikleri, sıcak basmaları, ciltte incelme, cinsel organ ve memede
küçülme eğilimi oluşur. Östrojen azaldığı için kalp hastalıkları
sıklığında artma ve kemik erimesi riski ortaya çıkar.
Sıcak basmaları östrojen azalmasından dolayı oluşur
ve şiddeti kadından kadına değişir ve 2.5 yıl sonra çoğunlukla
kaybolur. Sıcak basmaları genellikle yüzde, boyunda ve göğüste ısı
artması şeklinde hissedilir ve sıklıkla da gece olur ve uykuyu bozar.
Uyku bozukluğu yüzünden de bu kadınlarda yorgunluk, huzursuzluk,
konsantrasyon bozukluğu ve psikolojik değişkenlikler olabilir. Sıcak
basmaları bazı kadınlarda menopoza girmeden yıllarca önce de
başlayabilir. Sıcak basmasının nedeni kan damarlarının genişlemesi ve
kanın cilt boyunca damarlara dolmasından ileri gelir. Kişinin yüzü
kırmızılaşır ve birden bir sıcaklık hissi olur. Bu his 1-5 dakika
sürer. Arkasından çok soğuk ve hatta ıslak bir his duyulur. Terler
kuruyunca normale dönülür.
SUSAMA, ÇOK SU İÇME, ÇOK İDRARA GİTME
Susama vücuttaki su miktarıyla ilgili olarak
beyindeki hipotalamus bölgesinde bulunan susama merkezinin uyarısıyla
oluşan bir durum.
SUSAMA NEDENLERİ
1. Vücudun sıusuz kalması
2. Ateşli hastalıklar (enfeksiyon)
3. Aşırı egzersiz ve efor
4. Aşırı terleme sonrası
5. Çok idrara gitme sonrası
6. Şeker Hastalığı (diyabet)
7. Zehirli guatr
8. Şekersiz şeker hastalığı (diyabetes insipidus) hastalığı
9. Bazı ilaçlar (antihistaminikler gibi) neden olur.
ÇOK SU İÇME NEDENLERİ
1. Şeker Hastalığı
2. Şekersiz Şeker hastalığı
3. Psikolojik olarak bazı kişiler çok su içer
ÇOK İDRAR YAPMA
Fazla miktarda idrar yapma gün içinde miktar olarak fazla idrar yapmaktır. bu durum
1. Şeker hastalığı
2. Şekersiz Şeker Hastalığı (diyabetes insipidus)
3. Bazı böbrek hastalıkları
4. bazı ilaçlar
SUSAMA ÇOK SU İÇME ÇOK İDRAR YAPMA NEDENİ OLARAK DİYABET-ŞEKER HASTALIĞI
Vücudumuz kendisi için gerekli olan enerjiyi
yediğimiz gıdalardan elde eder. Yemek yedikten sonra gıdalar
bağırsaklarda parçalanarak ufak şeker parçalarına dönüşür ve daha sonra
bağırsaktan emilerek kan akımı yoluyla vücudumuza dağılır. Enerji
sağlanması için kan şekerinin özellikle kas, karaciğer, yağ ve beyin
gibi dokular olmak üzere tüm organların hücrelerine girmesi gerekir.
Kanda bulunan şekerin hücrelere girmesi pankreas bezinden salgılanan
insülin hormonu sayesinde olur. İnsülin hormonu kanda yoksa veya olduğu
halde hücrelerce emilemiyor ve etki gösteremiyorsa kandaki şeker
hücreye giremediğinden birikir ve şekeriniz yükselmeye başlar. İşte kan
şekerinin sabah aç karna yapılan ölçümde 126 mg/dl yi geçmesi durumuna
şeker hastalığı diyoruz. Kanda şekeri 180 mg/dl’yi geçince idrarla
atılmaya başlar, yani idrarırınızda şeker çıkar.
Şeker Hastalığının Belirtileri
Tip 1 şeker hastalarında çok su içme, çok idrara
gitme, çok yemek yenmesine karşın kilo verme gibi şikayetler çok
belirgin olduğu halde Tip 2 şeker hastalarında bu belirtiler silik
olabilir ve hastalık sinsi bir şekilde başlar. Bu kişilerin çoğunda
hiçbir şikayet olmayabilir. Bazı hastalarda ise sık idrara gitme, aşırı
açlık, zayıflama, halsizlik, görmede bulanıklık, kadınlarda vajinal
kaşıntı, susuzluk ve çok su içme gibi belirtiler ortaya çıkabilir.
Şeker hastalığında görülen belirtiler şunlardır:
Çok su içme ve ağız kuruması
Çok idrara gitme
Çok acıkma
Çok yemek yemeye rağmen zayıflama ve halsizlik
Yaraların geç iyileşmesi
Cildin kuru ve kaşıntılı olması
Ayaklarda uyuşma ve karıncalanma
Görmede bulanıklık
Vajinal kaşıntı
Yemeklerden sonra uyku gelmesi
Tatlıya düşkünlük
Sinirlilik
El ayalarında ve ayak altlarında yanma
Uzun açlıklarda el-ayak titremesi
Horlama
SUSAMA, ÇOK SU İÇME VE ÇOK İDRAR YAPMA NEDENİ OLARAK DİYABETES İNSİPİDUS VEYA ŞEKERŞİZ ŞEKER HASTALIĞI
Hipozin arka tarafından
salgılanan antidiüretik hormonun (ADH) azlığı veya etki edememesi
sonucu aşırı idrar yapma ve aşırı su içme ile karakterize bir
hastalıktır.
Bu hastalık toplumda 25000
kişide bir görülür. Erkeklerde kadınlardan biraz daha sıktır. Daha çok
iki şekildedir. Birincisi hipofizden ADH hormon salgılanmasındaki
eksiklikten oluşur ve sıktır. Buna ‘’santral diyabetes insipidus’’
denir. Nadir görüleni ise hipofizden ADH hormonu normal salgılandığı
halde böbreklere etki edememesidir. Buna ‘’nefrojenik diyabetes
insipidus’’ denir.
Nedeni:
Santral diyabetes insipidus
çocukluk dönemi ya da erişkin yaş grubunun başlarında (başlangıç yaşı
ortalama 21’dir) sık görülmekle birlikte diğer yaş gruplarında da
görülebilir. Hastaların % 30-50’sinde herhangi bir neden gösterilemez
ve ‘’idiopatik’’ olarak adlandırılır.
Hipofizi etkileyen hastalıklarda, tümörlerde ve beyin ameliyatlarından sonra ortaya çıkabilir.
Bazen hastalık ailesel
olabilir ve bir ailenin birkaç ferdinde ortaya çıkabilir ve büyüklerden
genetik (kalıtsal) olarak geçmiş olabilir.
İdiopatik diyabetes insipidus (Dİ) çocukluk ve
gençlik yaş grubunda sık görülür. Bu hastaların bir kısmında otoimmün
(bağışıklık sistem bozukluğu) nedenle olabileceği düşünülmektedir.
Hastalarda ADH içeren sinir liflerinde sayısal olarak azalma olduğu
gösterilmiştir. Yaklaşık %30-40 hastada ADH salgılayan sinir
hücrelerine karşı antikor denen proteinler oluşabilir.
Familyal (ailesel) santral Dİ sıklıkla bebeklik
döneminde ortaya çıkar. Kalıtımsal olarak otozomal dominant ya da
otozomal resesif geçişlidir. Erkek ve kızlarda dağılımı eşittir. Bu
hastalarda hipotalamustaki supraoptik ve paraventriküler çekirdekler,
sinir iletim yolları ve arka hipofizde ADH içeren sinir liflerinde
azalma olduğu gösterilmiştir. Santral diyabetes insipidus nedeni olarak
beyin tümörlerden en sık görüleni kraniofarinjioma, metastatik
tümörlerden ise akciğer ve meme kanseridir.
Klinik bulgular
Çok idrara çıkma, ağız
kuruluğu, aşırı susama hissi ve çok su içme en sık ve en belirgin
bulgulardır. Genellikle belirtiler ani başlar ve soğuk içeceklere istek
artmıştır. Çoğu hastada günlük idrar çıkışı 2-6 litre ve bazen 16-24 lt
arasında olabilir ve idrara çıkma sıklığı gece ve gündüz 30-60 dakika
aralıklar ile olabilir.
Gece idrara çıkma sıktır.
Sıvı alımında sorun olmayan hastalarda başka klinik bulgu yada yakınma
gözlenmez ; ancak herhangi bir nedenle yeterli sıvıya ulaşamayan
hastalarda aşırı idrarla sıvı kaybı ve volüm kaybına bağlı olarak
vücutta su azalması, tansiyon düşmesi, şok ve ölüm gelişebilir.
FSH VE LH NEDİR?
FSH VE LH NEDİR?
FSH ve LH hormonları erkek ve kadında üreme
organlarına etki ederler ve bu sayede cinsel hormonların yapımını,
cinsel farklılaşmayı ve kadında yumurta, erkekte ise sperm gelişimini
sağlar.
FSH erkekte testiste bulunan sertoli hücrelerine ve
spermin yapıldığı seminifer tüplere etki eder. FSH’nin etkisiyle
sertoli hücresinden inhibin adında bir hormon salgılanır ve FSH
hormonunun hipofizden fazla salgılanmasını önler. FSH testiste bulunan
seminifer tüplerinde sperm gelişimini sağlar. LH hormonu ise testiste
bulunan leydig hücrelere etki eder ve bu hücrelerden testosteron adı
verilen erkeklik hormonunu salgılatır. Sperm hücrelerinin gelişiminde
hem FSH hem LH hormonu etkilidir.
Kadınlarda ise FSH hormonu yumurtalıkta bulunan
granuloza hücrelerine etki ederek östrojen hormonunu salgılatır. LH
hormonu ise yumurtalıkta bulunan teka hücrelerine etki ederek androjen
denen bazı hormonlar üretir ve bunlar sonra yine östrojene dönüşür. LH
hormonunun ana etkisi yumurtlamanın sağlanmasıdır. Oluşan yumurtlama
sonrası oluşan korpus luteumdan ise progesteron hormonu salgılanması LH
hormonu ile sağlanır.
FSH ve LH hormonu pulsasyon halinde salgılanarak etki ederler. Yani salınım hep aynı düzende değildir.
FSH ve LH hormonlarının salınımı hipotalamustan
salgılanan GnRH hormonu sayesinde olur. Vücutta seks hormonları
dediğimiz testosteron ve östrojen azalınca GnRH salınımı olur ve
hipofizden FSH ve LH salgılanır. Ergenlik (tıp dilinde puberte)
başlayınca bu hormonların salınımı artar ve ergenlik oluşur. Yani
erkekte sakal, bıyık çıkması, penis ve testislerde büyüme, ses
kalınlaşması, koltuk altı kıllanma ve penis etrafının kıllanması
oluşur. Kızlarda ise adet başlaması ve memelerin büyümesi oluşur.
Kızlarda ergenlik 9-13 yaşları arasında, erkeklerde 12-14 yaşları
arasında olur.
FSH ve LH salını adet boyunca değişiklik gösterir.
Yumurtlama öncesi artan östrojen hormonu sayesinde FSH en yüksek
seviyesine çıkar. Kadınlarda menopoz döneminde FSH ve LH hormonu
yükselir.
Erkeklerde ise FSH ve LH hormonu yaşla birlikte hafif artar ve testosteron hormonu azalır.
HİPOFİZ NEREDE?
Hipofiz bezi, kafatasının ortasında, bulunduğu yer
olarak her iki gözün arasında, burnumuzun üst kısmının arkasında
bulunan kemiğin içerisinde bulunan bir bezdir. Ağırlığı ortalama 600 mg
kadar olup kuru fasulye gibi oval, simetrik, kırmızı-kahverengi
renktedir. Kadınlarda erkeklerden biraz daha büyüktür.
Bu bez iki kısımdan oluşur ve ön kısmına ‘’ön
Hipofiz’’ veya tıp dilinde adenohipofiz denir. Arka kısmına ‘’arka
hipofiz’’ veya tıp dilinde posterior hipofiz denir. Ön bölüm hipofizin
%75-80’nini oluşturur.
Ön Hipofizden 6 tane hormon salgılanır. Bu hormonlar
sayesinde vücudumuzda bulunan diğer salgı bezleri çalışır ve onların
hormon yapmasını sağlar. Yani hipofiz bezi bir orkestra şefi gibi
vücuttaki tüm salgı bezlerini kontrol eder.
Ön hipofizden salgılanan hormonlar şunlardır:
1.FSH (Follikül stimüle edici hormon)
2.LH (lüteinize edici hormon)
3.Prolaktin (süt salgılatıcı hormon)
4.Büyüme Hormonu veya diğer adıyla Growth Hormon
5.ACTH (Adrenokortikotropik hormon)
6.TSH (tiroid stimüle edici hormon)
Arka hipofizden salgılanan 2 hormon vardır:
1.ADH (anti-diüretik hormon) veya diğer adı vazopressin
2.Oksitosin
HORLAMA GİZLİ ŞEKER VE GUATR BELİRTİSİ
HORLAMA GİZLİ ŞEKER VE GUATR
Horlama kilo fazlalığı, gizli şeker, insülin
yüksekliği ve tiroid yetmezliği hastalıklarında olabilir. Bu nedenle
horlamanız varsa mutlaka bir ENDOKRİN UZMANINA başvurarak hormon ve
şeker tetkiklerinizi yapınız.
GİZLİ ŞEKER, İNSÜLİN YÜKSEKLİĞİ VE HORLAMA
Vücudumuz kendisi için gerekli olan enerjiyi
yediğimiz gıdalardan elde eder. Yemek yedikten sonra gıdalar
bağırsaklarda parçalanır ve ufak şeker parçalarına dönüşür ve
bağırsaktan emilerek kan akımı yoluyla vücudumuza dağılır. Enerji
sağlanması için kan şekerinin, kas, karaciğer, yağ ve beyin gibi
dokular başta olmak üzere hepsine girmesi gerekir. Kandaki şekerin
hücrelere girmesi pankreas bezinden salgılanan insülin hormonu
sayesinde olur. Bir bakıma insülin enerjinin depolanmasını sağlayan bir
hormondur. İnsülin hormonu yoksa veya olduğu halde etki gösteremiyorsa
şeker hücreye giremediğinden kanda birikir ve şeker hastalığı ortaya
çıkar. Kan şekerinin ayarlanmasında insülin çok önemli olmasına rağmen
diğer hormonların (glukagon, adrenalin gibi) da kısmi etkileri vardır.
Obezite yani kilo almaya neden olan hormonlardan
birisi kanda insülin hormonunun yemek sonrası yüksek olmasıdır. Yüksek
glisemik indekse sahip yani kan şekerini hızlı yükselten
karbonhidratların devamlı fazla yenmesi kanda insülin hormonunun hep
yüksek olmasına, doygunluğun kısa süreli olmasına, acıkma ataklarına ve
kilo almaya neden olur. Kandaki aşırı insülin kilo almanızın en önemli
nedenidir. Bu nedenle kanda insülin düzeyini normal sınırlarda tutmak
kilo vermenizi sağlamaktadır.
Kanda yüksek olan insülin
önceleri kan şekerini hücrelere sokar, fakat daha sonra bu görevini
yapamaz hale gelir. İşte insülin hormonunun yeterince etkili
olamamasına İNSÜLİN DİRENCİ (Rezistansı) adı verilir.
İnsülin direnci’ni kan damarıyla hücre arasında bulunan bir duvar olarak düşünebilirsiniz. Bu duvar
(insülin direnci) kandaki glukozun kas ve yağ hücresine girmesini önler. Duvar yükseldikçe (
insülin direnci arttıkça) kan şekerinin hücreye girmesi için daha fazla
insülin salgılanması gerekir. Pankreastan salgılanan
insülin
hormonu salgısı, belirli bir süre sonra pankreas bezinin çok
çalışmaktan dolayı yorulması nedeniyle azalır ve şeker hastalığı ortaya
çıkar. Bu süreçte önce reaktif hipoglisemi (acıkma atakları), gizli şeker ve sonra aşikar şeker hastalığı ortaya çıkar.
İnsülin Yüksekliğinin Belirtileri:
Yüksek insülin düzeyleri sizde şu sıkıntılara ve şikayetlere neden olur:
a)Sık acıkma ve şekerli gıdalar yemeye neden olur
b)Sabah yorgun kalkarsınız ve kendinizi gün boyu yorgun hissedersiniz. Özellikle öğleden sonraları bitkin olursunuz.
c)Daha sabırsız ve öfkeli olursunuz
d)Enerjiniz azalır, halsiz, bitkin ve yürüyecek haliniz kalmaz
e)Yemeklerden sonra uyku basar ve gün içinde uyuklamalar olur
f)Konsantre olamazsınız, beyin faaliyetleriniz zayıflar, sersemlemiş vaziyette gezersiniz.
g)Horlama ve uyku bozuklukları sıktır
İnsülin yüksekliğinin belenmeyle ilgili iki önemli nedeni şunlardır:
1)Bir öğünde aşırı karbonhidrat yemek
2)Bir öğünde aşırı kalori almaktır.
Karbonhidratların fazla alınması insülin
salgılanmasını artırdığı gibi kalorinin fazla alınması da yağ
oluşmasına neden olacak şekilde insülin yüksekliği oluşturur.
TANI VE TEDAVİSİ ENDOKRİN UZMANINCA YAPILIR
GİZLİ ŞEKER NEDİR?
Açlık kan şekerinin 100 ile 126 mg/dl arasında olmasına ‘
’Açlık Kan şekeri Bozukluğu’’
adı verilirken, kan şekerinin yükleme testi (OGTT) sırasında (75 gram
glukozla yapılan şeker yükleme testinde) 2. saattte 140 ile 199 mg/dl
arasında çıkmasına ise '‘
Şeker Tolerans Bozukluğu’’ veya ‘’
Gizli Şeker’’ adı verilir. İşte hem açlık kan şekeri bozukluğuna hem de glukoz tolerans bozukluğuna ‘’
Pre-Diyabet’’ adı verilir. ‘’
Pre’’ sözcüğü latince ‘’
ön’’
veya ‘’erken’’ anlamına gelmektedir. Diğer bir deyimle şeker
hastalığının ön veya erken devresi demektir. Bu kişilerde diyabeti
önleme programı ile (sağlıklı beslenme, egzersiz ve fazla kiloların
verilmesi) hastalık geriletilebilir veya ortaya çıkması geciktirilir
HORLAMA VE TİROİD YETMEZLİĞİ (HİPOTİROİDİ)
tiroid yetmezliği tedavi edilmemiş kişilerde horlama olur. çocuklarınızda horlama varsa tiroid hormonlarını ölçtürünüz.
Tiroid bezinin az çalışmasına ve bu nedenle
tiroid hormonlarını az üretmesine ve sonuçta kanımızda tiroid
hormonlarının (T3 ve T4) düşük olması durumuna tiroid yetmezliği veya
tıp dilinde
hipotiroidi denir. Tiroid hormon yetersizliği
sonucu vücudumuzun tüm metabolik olaylarında yaygın yavaşlama vardır ve
bu nedenle vücudun dengesi alt üst olur. Vücuttaki bu bozuklukların
yanı sıra ruhsal çöküntü, unutkanlık, hareketlerde yavaşlama ve
uykusuzluk görülür. Hamilelik döneminde tedavi edilmeyen tiroid
yetmezliği bebeklerde zeka geriliğine neden olabilmektedir.
Hipotiroidizm, toplumda % 4.6 oranında bulunur.
Bunun çoğunluğunu başlangıç halindeki veya hafif derecedeki tiroid bezi
yetmezliği (sadece TSH yüksek fakat T3 ve T4 normal olması) oluşturur.
Tiroid yetmezliği tiroid fazla çalışmasından daha çok görülür ve
nodüllerden sonra en sık görülen tiroid hastalığıdır.
Tiroid yetmezliği kadınlarda daha sık görülür ve yaşın artmasıyla sıklığı çok artar.
Bebek ve çocuklarda büyüme ve gelişmede belirgin
gecikmeye, erişkinlerde ise vücut metabolizmasında yavaşlamaya neden
olan tiroid yetmezliği tedavi edilmediği durumda kalp ve damar
hastalıklarına neden olabilmektedir.
Hipotiroidi hastalığı kan testleriyle kolaylıkla
teşhis edilir. Test olarak T3, T4, TSH, anti-TPO antikoru ölçülür ve
tiroid ultrasonu yapılır. Kanda serbest T4 hormonu düşük ve TSH yüksek
ise hipotiroidi tanısı konur. Serum T3 düzeyleri değişkendir ve bazen
normal sınırda olabilir. Çok nadiren hipofiz bezi yetmezliğine bağlı
tiroid bezi yetmezliği olabilir, o zaman TSH hormonu düşük, T4 ve T3
hormonu da düşüktür. Tiroid bezi yetmezliği teşhis edilen hastalarda
tam kan sayımı, karaciğer testleri ve kolesterol, trigliserit ve LDK
kolesterol tetkikleri ile kalp grafisi (EKG) tetkiki yapılır. Kalp
hastalığı riskini anlamak için kanda homosistein ve hassas CRP
tetkiklerine bakılması faydalıdır. Kansızlık varsa kanda ferritin, B12
vitamini ve folat düzeylerine bakılarak demir eksikliği veya vitamin
eksikliği olup olmadığı araştırılır.
Aşikar yani belirgin (tam) tiroid yetmezliğinde TSH
hormonu kanda artar ve genellikle 10 IU/L’den daha yüksek çıkar;
kandaki T4 ve T3 hormonları da düşmüştür.
Başlangıç halindeki tiroid yetmezliğinde ise TSH
hormonu 3 ile 10 IU/L arasındadır. Bu durumda T3 ve T4 hormonları
normal sınırlar içindedir.
TEDAVİDE TİROİD HORMON İLACI VERİLİR.
KEMİK ERİMESİ (OSTEOPOROZ) VE GUATR (TİROİD)
KEMİK ERİMESİ VE GUATR
Kemik erimesi yani tıbbi adıyla osteoporoz
kadınlarda ve erkeklerde görülen bir durum. Kemik erimesi yeterli güneş
görmeyen, yeterli süt ve yoğurt yemeyen, çok sigara ve kahve içenlerde
görülebilir. Kadınlarda menopoz sonrası östrojen hormon azlığına bağlı
kemik erimesi sıklığı artar. Erkeklerde ise testosteron denen erkeklik
hormon azlığı kemik erimesi yapar. Ayrıca paratiroid hormon fazlalığı,
kortizol hormon fazlalığı ve prolaktin hormon yüksekliği de kemik
erimesi yapar. Bu nedenle KEMİK ERİMESİ İÇİN MUTLAKA ENDOKRİN UZMANINA
BAŞVURMAK GEREKİR.
Kemik erimesi tiroid hormon fazlalığında veya levotiroksin ilacı dozunun fazla alındığı hastalarda da olabilir.
Kemik erimesi varsa bu nedebnle mutlaka bir ENDOKRİN UZMANINA başvurmak gerekir.
KEMİK ERİMESİ YAPAN TİROİD HASTALIKLARI VE DURUMLAR
1. ZEHİRLİ GUATR (HİPERTİROİDİ) KEMİK ERİMESİ YAPAR
2. TİROİD YETMEZLİĞİ VEYA NODÜL TEDAVİSİNDE
KULLANILAN LEVOTİROKSİN İLACININ (TEFOR, LEVOTİRON, EUTHYROX GİBİ)
DOZUNUN FAZLA ALINMASINDA OLABİLİR.
ZEHİRLİ GUATR NEDİR?
Tiroid bezinin aşırı çalışmasına yani aşırı tiroid
hormonu üretmesine tıp dilinde hipertiroidi adı verilir. ‘’Hiper’’
Latince ‘’fazla’’ veya ‘’yüksek’’ manasına gelir. Hipertiroidi
hastalığına tıp dilinde ‘’tirotoksikoz ‘’ adı da verilir. Tiroid bezinin aşırı çalışmasına halk arasında ‘’zehirli guatr’’ veya ‘’iç guatr’’
isimleri de verilmektedir. Bu isimlendirmeler maalesef yanlıştır; ne
zehirlenme söz konusudur ne de bir iç guatr vardır. Elleriniz titriyor,
ağzınız kuruyor ve çok yemek yemenize rağmen kilo veriyorsanız yada
çabuk sinirleniyor ve çevrenize bağırıp çağırıyorsanız sizde tiroid
bezi fazla çalışıyor olabilir.
Hastalarda çarpıntı, sinirlilik, aşırı heyecanlanma
veya duyarlılık, uyku bozuklukları, cinsel güçte azalma, kolay yorulma,
hareketlilik, ishal, aşırı terleme, sıcaktan hoşlanmama, soğuğu tercih
etme, ufak bir yürüyüşle hemen yorulma ve nefes darlığı, kilo kaybı,
iştah artışı, susama, ağız kuruması, adetlerde azalma, uyku bozukluğu
ve bazı psikolojik bozukluklar olabilir.
İştah artışına rağmen kilo kaybı bu hastalığın en
önemli belirtilerinden birisidir. Bu hastalık metabolizmayı
hızlandırdığından aşırı yemek yenmesine rağmen kilo kaybı olur. Çok
nadiren kilo artışı da olabilir.
Çarpıntı veya kalp atım sayısında ve nabız sayısında
artış her 100 hastadan 96’sında görülür. İstirahatte iken nabız hızı
dakikada 89’tan fazladır.
Saç kılları incedir. Yaygın veya hafif saç dökülmesi görülebilir.
Hastalarda huzursuzluk ve aşırı sinirlilik vardır;
ajite haldedirler ve yerinde duramazlar. Bazen birden öfkelenirler.
Kalabalık yerlerden hoşlanmazlar. Ufak tefek şeyler için bağırıp,
çağırırlar.
Kas güçsüzlüğü bazen çok şiddetli olur ve hasta sandalyeden kalkmakta veya merdiven çıkmada zorluk çeker.
Tırnaklar yumuşaktır ve kırılabilir. Tırnaklarda çekilme özellikle 4. ve 5. parmak tırnaklarında görülür.
Hastaların % 10’nunda bacaklarda, kolda ve diz ekleminde ağrı olabilir. Bu ağrılar bazen kendiğinden düzelebilir.
Cilt ince, ılık ve nemlidir. El ayalarında
kırmızılık ve kaşıntı olabilir. Ürtiker denilen cilt allerjisi ve
vitiligo (ciltte renksiz veya beyaz alanlar olması) da sıklıkla
birlikte bulunur.
Oftalmopati denilen göz belirtileri Graves’li
hastaların % 25-30’unda saptanır. Gözlerde öne doğru fırlama vardır.
Bazı hastalarda çift görme şikayeti olur. Görmede bozukluk, ışıktan
rahatsız olma ve gözde kaşıntı ve yanma meydana gelebilir. Bakışlar
canlıdır ve üst göz kapağında gecikme ve tam kapanma olmayabilir. Bazen
şaşılık oluşabilir.
Ellerde ince titreme vardır. Bunu daha iyi anlamak
için eller uzatılır ve üzerine ufak kağıtlar konur. Kağıtlarda
ellerdeki titremeyle paralel titremeler daha belirgin olarak ortaya
çıkar. Bazen dilde ve göz kapaklarında da titreme olabilir.
Hipertiroidili hastalarda kemik erimesi (diğer
adıyla osteoporoz), kan kalsiyum düzeyinde artma, ve kanda alkalen
fosfataz tetkikinde artış görülebilir. Bu hastalarda ayrıca kanda
osteokalsin ve SHBG adı verilen proteinlerin düzeyleri artar. Karaciğer
testleri denilen SGOT, SGPT ve GGT tetkiklerinde artış olur ve
tedaviyle bu artışlar düzelir, fakat bazı hastalarda ilaç tedavisiyle
karaciğer tetkikleri gittikçe yükselebilir, o zaman radyoaktif iyot
tedavisi yapılması gerekir.
Teşhis İçin Hangi Tetkikler Yapılır?
Teşhis kolaydır ve bu amaçla kanda TSH, T3 ve T4
hormonlarının ölçümü yapılır. Hipertiroidi varsa TSH normalin altına
düşmüştür (genellikle <0.01 U/L), bu arada T3 ve T4 hormonları aşırı
derecede yükselmiş olarak bulunur. Gözlerde öne doğru fırlama ve
hormonlarda yükseklik varsa Graves hastalığı teşhisi kolayca konur.
Graves hastalığının İlaçlar İle Tedavisi:
İlaç tedavisinde içinde propiltiourasil (propisil) yada metimazol (thyromazol) bulunan
ilaçkullanılır. Bu ilaçlar tiroid hormon yapımını engelleyerek kandaki
yüksek hormon düzeylerini normale getirirler. Gebelikte ve çocuklardaki
hipertiroidi tedavisinde de bu ilaçların kullanılması gerekir. Bununla
beraber gebelikte ve emzirme döneminde propiltiourasil kullanılması
daha uygundur.
Propiltiourasil’in yarı ömrü kısa olduğu için 8
saatte bir tok karna alınır. Metimazol ise günde tek doz halinde veya
öğünlere bölünmüş halinde tok karna alınır. Bazen 12 saatte bir
verilerek tedaviye başlanabilir. Metimazol’un etki süresi 24 saatten
fazla iken propiltiourasil’in 12-24 saattir
2. LEVOTİROKSİN İLACININ FAZLA KULLANILMASI
İçinde levotiroksin bulunan ilacı kullanan
kadınların özellikle menopoz döneminde TSH düzeyinin iyi takibi
gerekir. İlaç fazla gelir ve TSH çok düşerse kemik erimesi gelişebilir.
Bu nedenle kemik taramalarınızı doktorunuzun önerdiği sürelerde
yaptırınız ve kalsiyum alınız. Levotirosin ilacı alırken TSH düzeyi
önemlidir. Tiroid kanseri tedavisi yoksa TSH >1 olacak şekilde ilaç
alınmalıdır. TSH 1 veya fazla olursa kemik erimesi olmaz.
KEMİK ERİMESİ NEDİR?
Osteoporoz veya kemik erimesi kemiklerde kemik
kitlesinde azalmayla karakterizedir. Bu nedenle kırılganlıkta artış
vardır. Osteoporoz teşhisi için yapılan kemik mineral yoğunluğu
ölçümünde bulunan değerin normal kişilerin kemik yoğunluğu
ortalamasının 2.5 standart deviasyondan daha az olması gerekir.
Osteoporoz veya kemik erimesi kemik kitlesi veya
yoğunluğunun normal değerlerin altına düşmesidir. Kemik erimesini
anlamak için en iyi ölçüm metodu DEXA yöntemidir. Bu yöntemle tüm vücut
kemik yoğunluğu ölçülebildiği gibi tek tek omurgalar, uyluk kemiği ve
önkol kemik ölçümleri de yapılabilir.
Omurgada standart olarak L1-L4 arası ölçüm yapılır.
Uylukta ise uyluk boynu, büyük trokanter, intertrokanterik alan ve Ward
üçgeninin ayrı ayrı değerlendirilmesi olanaklıdır.
Çekim süresi omurgalar için 3-5 dakika, tüm vücut ölçümleri için 10-20 dakika dolayındadır.
Bu tetkik sırasında çok az radyasyona maruz kalınır ve bu radyasyon <2 mrad’tır. Maliyeti de nispeten azdır.
Kemik yoğunluğunu yansıtan ve gr/cm2 cinsinden ifade
edilen kemik mineral yoğunluğunun normal değerleri yaş grupları ile
cinse göre ayrı ayrı belirlenmiştir.
DEXA ile yapılan ölçümlerde iki karşılaştırma parametresi kullanılır:
Bunlardan biri Z skorlaması, diğeri T skorlamasıdır.
Z skorlama, ölçüm bölgesinin kemik yoğunluk
değerleri ile aynı yaş ve cinsteki normal kişilerin ortalama
değerlerinin standart sapması cinsinden hesaplanan miktarı arasındaki
farkı gösterir. Yaş ve cinse göre belirlenen ortalama Z değeri 0’dır.
Buna göre bulunan değerler + veya – olabilir. Bu yöntemle aynı zamanda
hastanın değerlerinin yüzde cinsinden aynı yaş ve cinsteki normal
popülasyon içindeki yeri de belirtilir.
T skorlama ise 20-35 yaş arası belirli bir cins ve
ırktaki normal popülasyonun yine standart sapma cinsinden değerini
yansıtır. Bu değerleri göre –2 SD’lik bir değer kırık eşiği olarak
önerilmektedir.
DEXA yöntemi günümüz için osteoporozun tanı ve takibinde en iyi yöntem olarak kabul edilmektedir.
DÜŞÜK NABIZ (NABIZ DÜŞÜKLÜĞÜ) Ve TİROİD (GUATR)
DÜŞÜK NABIZ VEYA NABIZ DÜŞÜKLÜĞÜ Ve TİROİD
nabız sayısındaki düşüklük kalp hastalıklarından
olabildiği gibi tiroid hormonlarının az olması yani tiroid bezinin az
çalışması durumunda da olabilir.
nabız düşüklüğü durumu vasa mutlaka TSH T3 ve T4 hormonlarına baktırınız. Bozukluk varsa bir ENDOKRİN UZMANINA başvurunuz.
TİROİD HORMONLARI VE NABIZ
Tiroid bezinden iki türlü tiroid hormonu salgılanır.
Bunlardan daha fazla salgılananı T4 (%80 oranında salgılanır), daha az
salgılananı (%20’si) ise T3 hormonudur. Hücrelere giren ve etkili olan
hormon T3 hormonudur; T4 hormonu hücreye girmez. Bu nedenle T4 hormonu
vücudumuzda özellikle karaciğerde ve diğer organlarımızda
deiyodinaz enzimleri
ile T3 hormonuna dönüşmektedir. Bu dönüşümün bozulması durumunda T3
yeterince oluşamaz ve tiroid hormonları etkisini gösteremez.
Tiroid hormonlarının en önemli görevlerinden birisi
bazal metabolizma
denilen istirahat halindeyken harcanan kalorileri ayarlaması ve enerji
üretimini sağlamasıdır. Bu sayede vücudumuzun ısısı ayarlanır ve
belirli bir düzeyde tutulur. Ayrıca kalp atımını ayarlar. Bu ısı
oluşması olayı aldığımız oksijenin yakılması sırasında oluşur.
Görüldüğü gibi tiroid bezi vücudumuzu bir soba gibi ısıtmaktadır.
Tiroid bezi az çalışırsa vücut ısısı düşer ve üşürüz. Bunun tersine çok
çalışırsa metabolizma hızlanarak kendimizi sıcak hissederiz ve sıcak
yerlerden kaçarız.
NABIZIN AZALDIĞI HİPOTİROİDİ NEDİR?
Tiroid bezinin az çalışmasına ve bu nedenle tiroid
hormonlarını az üretmesine ve sonuçta kanımızda tiroid hormonlarının
(T3 ve T4) düşük olması durumuna tiroid yetmezliği veya tıp dilinde
hipotiroidi
denir. Tiroid hormon yetersizliği sonucu vücudumuzun tüm metabolik
olaylarında yaygın yavaşlama vardır ve bu nedenle vücudun dengesi alt
üst olur. Vücuttaki bu bozuklukların yanı sıra ruhsal çöküntü,
unutkanlık, hareketlerde yavaşlama ve uykusuzluk görülür. Hamilelik
döneminde tedavi edilmeyen tiroid yetmezliği bebeklerde zeka geriliğine
neden olabilmektedir.
Hipotiroidizm, toplumda % 4.6 oranında bulunur.
Bunun çoğunluğunu başlangıç halindeki veya hafif derecedeki tiroid bezi
yetmezliği (sadece TSH yüksek fakat T3 ve T4 normal olması) oluşturur.
Tiroid yetmezliği tiroid fazla çalışmasından daha çok görülür ve
nodüllerden sonra en sık görülen tiroid hastalığıdır.
Tiroid yetmezliği kadınlarda daha sık görülür ve yaşın artmasıyla sıklığı çok artar.
Bebek ve çocuklarda büyüme ve gelişmede belirgin
gecikmeye, erişkinlerde ise vücut metabolizmasında yavaşlamaya neden
olan tiroid yetmezliği tedavi edilmediği durumda kalp ve damar
hastalıklarına neden olabilmektedir.
Tiroid bezi yetmezliğinin en sık nedeni Hashimoto Hastalığı
geçirmektir. Hashimoto hastalarının hemen tamamında hipotiroidi kalıcı
olarak yerleşir. Bu hastalıkta tiroid bezi, nedeni bilinmeyen bir
şekilde küçülür ve hormon yapacak hücreler azalır; sonuçta tiroid
hormonu az yapıldığından tiroid yetmezliği ortaya çıkar.
Tiroid bezi az çalışan ve tiroid hormonları kanda azalan bir kişide şu belirtiler olabilir:
- Kolay yorulma, yorgunluk, bitkinlik, enerji azlığı (yaygın)
- Hatırlamada zorluk, unutkanlık, yavaş düşünme, konsantre olamama
- Hareketlerde yavaşlık
- Sabahleyin uyanmada zorluk, daha çok uyku isteği, gün içinde uyuklama
- Üşüme veya kendini soğuk hissetme
- Terlemenin azalması
- Kuru, soğuk, kalın ve kaşınan bir deri
- Sarı veya portakal renginde bir deri
- Kuru, kaba ve kolay kırılan tırnaklar
- Saç dökülmesi, saçlarda azalma, kaşlarda dökülme
- İştah kaybı
- Kilo alma ve kiloyu verememe
- Horlama başlaması
- Kas krampları ve eklemlerde ağrı oluşması
- Kaslarda iğne batması hissi veya karıncalanma
- Kabızlık olmaya başlaması
- Göz etrafının ve göz altının şişmesi
- El, ayak ve eklemlerde şişlik
- Karpal tünel sendromu denilen el bileğinde sinir sıkışması ve ağrı
- Adet kanamalarının daha fazla miktarda olması, adetlerde kramp olması ve adet öncesi dönemin kötü geçmesi
- Bazı kadınlarda adet sıklığının azalması veya adetlerin kesilmesi
- Depresyon gelişmesi ve hiçbir şeyle ilgilenmeme
- Sesin kalınlaşması ve ses kısıklığı
- İşitmede azalma oluşması
- Guatr oluşması (Hashimoto hastalarında olur)
- Tiroid bezinin küçülmesi (tiroid bezi iltihaplarına veya Hashimotonun son evresine bağlı olarak)
- Kalp hızının ve nabız sayısının azalması
- Kan kolesterol düzeyinde artma
- Gebe kalamama (kısırlık)
- Libido (Cinsel istek) azlığı ve empotans
- Reflekslerin yavaş olması
- Kekemelik
Hipotiroidili hastaların % 20‘sinde küçük tansiyonda yükseklik olabilir.
Kalp atım hızı azalır ve nabız sayısı azalabilir.
Tedavi edilmeyen hastalarda kalp zarında sıvı birikebilir.
Koroner kalp hastalığı hipotiroidi tedavi edilmez
ise sıklıkla oluşur. Bunun nedeni kanda kötü kolesterolün (LDL
kolesterol) yüksek olmasıdır. Ayrıca homosistein ve hassas CRP gibi kan
tetkikleri hipotiroidili hastalarda çoğunlukla yüksektir ve koroner
kalp hastalığı riskinin arttığını gösterir.
Özellikle hipertansiyonu ve hipotiroidisi bulunan hastalarda koroner kalp hastalığı daha çok görülmektedir.
Hipotiroidi hastalığı kan testleriyle kolaylıkla
teşhis edilir. Test olarak T3, T4, TSH, anti-TPO antikoru ölçülür ve
tiroid ultrasonu yapılır. Kanda serbest T4 hormonu düşük ve TSH yüksek
ise hipotiroidi tanısı konur. Serum T3 düzeyleri değişkendir ve bazen
normal sınırda olabilir. Çok nadiren hipofiz bezi yetmezliğine bağlı
tiroid bezi yetmezliği olabilir, o zaman TSH hormonu düşük, T4 ve T3
hormonu da düşüktür. Tiroid bezi yetmezliği teşhis edilen hastalarda
tam kan sayımı, karaciğer testleri ve kolesterol, trigliserit ve LDK
kolesterol tetkikleri ile kalp grafisi (EKG) tetkiki yapılır. Kalp
hastalığı riskini anlamak için kanda homosistein ve hassas CRP
tetkiklerine bakılması faydalıdır. Kansızlık varsa kanda ferritin, B12
vitamini ve folat düzeylerine bakılarak demir eksikliği veya vitamin
eksikliği olup olmadığı araştırılır.
TEDAVİ:
TEDAVİ İÇİN MUTLAKA ENDOKRİN UZMANINA BAŞVURUNUZ
Hipotiroidide vücudumuzda tiroid hormonu az
olduğundan dışardan verilecek sentetik T4 hormonu ilaçları ile eksiklik
giderilmeye çalışılır. Kullandığınız bu ilaçların içinde levotiroksin
vardır ve vücudunuzda yapılan T4 hormonunun aynısıdır. Vücutta T4
hormonu eksik olduğundan bu ilaçlarla eksiklik giderilir. Tiroid
yetmezliğinin tedavisinde ilaç tedavisinden başka bir tedavi şekli
yoktur. Bazı hastaların sorduğu gibi ameliyat yapılmaz. Levotiroksin
ilacı günde bir defa aç karna alınmalıdır. Aç iken alınırsa emilimi
daha iyidir ve yaklaşık % 70’i emilir. İlaçları hep aynı zamanda almalı
ve unutmamalıdır. Eğer aç karna alınca midede yanma veya ağrı oluyorsa
ilacı tok karna alabilirsiniz. Tok karna alınınca ilaç emilimi
azalacağından daha fazla ilaç almak gerekebilir. Bu durumu doktorunuza
bildiriniz. Demir ilaçları, kalsiyum ilaçları, sukralfat isimli mide
ilacı, lifli-posalı gıdalar, lif veya posa kapsülleri, antiasitler ve
soya yağı aynı öğünde alınırsa tiroid ilacının emilimini bozar. Bu
nedenle mümkün olduğu kadar tiroid ilacının alındığı öğünde başka ilaç
alınmamalıdır.
TIRNAK KIRILMASI, TIRNAK SOYULMASI VE TİROİD (GUATR)
TIRNAK KIRILMASI, TIRNAK SOYULMASI VE TİROİD (GUATR)
Tırnak kırılması ve tırnak soyulması bazı vitamin ve mineral eksikliğinde olabilidiği gibi guatr hastalığında da olabilir.
Tiroid yetmezliği yani tıbbi adıyla Hipotiroidi
varsa Tırnaklar kalın ve kırılgandır. Tırnaklar üzerinde yarıklar
vardır ve yavaş büyür.
Tiroid fazla çalışırsa yani zehirli guatr varsa
Tırnaklar yumuşaktır ve kırılabilir. Tırnaklarda çekilme özellikle 4.
ve 5. parmak tırnaklarında görülür.
Görüldüğü gibi tiroid hormonları tırnaklar üzerinde
çok etkilidir ve Tırnak sorunları varsa mutlaka tiroid hormonlarını
yani TSH T3 ve T4 hormonlarını ölçtürmek ve bir ENDOKRİN UZMANINA
başvurmak gerekir.
TİROİD YETMEZLİĞİ NEDİR?
Tiroid bezinin az çalışmasına ve bu nedenle tiroid
hormonlarını az üretmesine ve sonuçta kanımızda tiroid hormonlarının
(T3 ve T4) düşük olması durumuna tiroid yetmezliği veya tıp dilinde
hipotiroidi
denir. Tiroid hormon yetersizliği sonucu vücudumuzun tüm metabolik
olaylarında yaygın yavaşlama vardır ve bu nedenle vücudun dengesi alt
üst olur. Vücuttaki bu bozuklukların yanı sıra ruhsal çöküntü,
unutkanlık, hareketlerde yavaşlama ve uykusuzluk görülür. Hamilelik
döneminde tedavi edilmeyen tiroid yetmezliği bebeklerde zeka geriliğine
neden olabilmektedir.
Tiroid bezi yetmezliğinin en sık nedeni Hashimoto Hastalığı
geçirmektir. Hashimoto hastalarının hemen tamamında hipotiroidi kalıcı
olarak yerleşir. Bu hastalıkta tiroid bezi, nedeni bilinmeyen bir
şekilde küçülür ve hormon yapacak hücreler azalır; sonuçta tiroid
hormonu az yapıldığından tiroid yetmezliği ortaya çıkar.
tiroid bezi yetmezliği kolay yorulma, üşüme ve kilo
alma yapar. Metabolizmanın yavaşlaması sonucu vücut ısısı azalır ve
hastalar soğuğu sevmez ve sıklıkla üşümekten şikayet ederler.
Metabolizma hızı azaldığından iştahta ve gıda alımında azalma oluşur.
Vücut ağırlığı yaklaşık % 10 oranında artar ve
genellikle bazal metabolizmanın azalmasına, vücut yağının artmasına, ve
su ve tuz birikmesine bağlıdır.
Göz etrafındaki şişlik glikozaminoglikan denen maddelerin dokularda birikmesi nedeniyle oluşur.
Cildin soğuk olması ise damarların kasılması ve az kan gitmesi nedeniyle ortaya çıkmaktadır.
Teşhis için kanda tiroid hormonları ölçülür ve tedavisini ENDOKRİN UZMANI yapar.
2. HİPERTİROİDİ YANİ ZEHİRLİ GUATR NEDİR?
Elleriniz titriyor, ağzınız kuruyor ve çok yemek
yemenize rağmen kilo veriyorsanız yada çabuk sinirleniyor ve çevrenize
bağırıp çağırıyorsanız sizde tiroid bezi fazla çalışıyor olabilir.
Tiroid bezinin aşırı çalışmasına yani aşırı tiroid
hormonu üretmesine tıp dilinde hipertiroidi adı verilir. ‘’Hiper’’
Latince ‘’fazla’’ veya ‘’yüksek’’ manasına gelir. Hipertiroidi
hastalığına tıp dilinde ‘’
tirotoksikoz ‘’ adı da verilir. Tiroid bezinin aşırı çalışmasına halk arasında ‘
’zehirli guatr’’ veya ‘
’iç guatr’’
isimleri de verilmektedir. hastalarda çarpıntı, sinirlilik, aşırı
heyecanlanma veya duyarlılık, uyku bozuklukları, cinsel güçte azalma,
kolay yorulma, hareketlilik, ishal, aşırı terleme, sıcaktan hoşlanmama,
soğuğu tercih etme, ufak bir yürüyüşle hemen yorulma ve nefes darlığı,
kilo kaybı, iştah artışı, susama, ağız kuruması, adetlerde azalma, uyku
bozukluğu ve bazı psikolojik bozukluklar olabilir.
İştah artışına rağmen kilo kaybı bu hastalığın en
önemli belirtilerinden birisidir. Bu hastalık metabolizmayı
hızlandırdığından aşırı yemek yenmesine rağmen kilo kaybı olur. Çok
nadiren kilo artışı da olabilir.
Çarpıntı veya kalp atım sayısında ve nabız sayısında
artış her 100 hastadan 96’sında görülür. İstirahatte iken nabız hızı
dakikada 89’tan fazladır.
Saç kılları incedir. Yaygın veya hafif saç dökülmesi görülebilir.
Hastalarda huzursuzluk ve aşırı sinirlilik vardır;
ajite haldedirler ve yerinde duramazlar. Bazen birden öfkelenirler.
Kalabalık yerlerden hoşlanmazlar. Ufak tefek şeyler için bağırıp,
çağırırlar.
Kas güçsüzlüğü bazen çok şiddetli olur ve hasta sandalyeden kalkmakta veya merdiven çıkmada zorluk çeker.
Tırnaklar yumuşaktır ve kırılabilir. Tırnaklarda çekilme özellikle 4. ve 5. parmak tırnaklarında görülür.
TEDAVİDE ilaçlar kullanınlır. Tedavinizi bir ENDOKRİN UZMANI yapar.